Archive for the ‘Davranışlar’ Category

günümüzde dinin insana etkisi

Günümüzde din, bireylerin ve toplumların yaşamlarında çok katmanlı ve çeşitli etkilere sahiptir. Bu etkinin kapsamı, kültürel, sosyal, psikolojik ve hatta siyasi boyutlarda kendini gösterir. Aşağıda dinin günümüzde insana olan etkilerini farklı açılardan ele alabiliriz:

1. Manevi ve Psikolojik Destek

  • İçsel Huzur ve Anlam Arayışı: Birçok insan, yaşamın belirsizlikleri ve zorlukları karşısında manevi bir dayanak arar. Din, varoluşsal sorulara cevaplar sunarak, kişiye anlam ve amaç duygusu kazandırabilir.
  • Stres ve Anksiyete ile Başa Çıkma: Dua, meditasyon veya toplu ibadet gibi ritüeller, bireylerin stresle başa çıkmasına ve duygusal rahatlama bulmasına yardımcı olabilir.

2. Toplumsal ve Kültürel Etkiler

  • Aidiyet ve Toplumsal Birlik: Dinî topluluklar, üyelerine güçlü bir aidiyet duygusu ve sosyal destek sunar. Bu durum, toplumsal dayanışma ve birlikte hareket etme kültürünü güçlendirebilir.
  • Kültürel Kimliğin Oluşumu: Din, bir toplumun kültürel mirasının ve kimliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Bayramlar, dini törenler ve ritüeller, kültürel değerlerin nesilden nesile aktarılmasına katkıda bulunur.

3. Etik ve Ahlaki Rehberlik

  • Değerler ve Normlar: Dini öğretiler, bireylerin etik ve ahlaki değerler geliştirmesinde rehberlik edebilir. Doğru-yanlış kavramlarının oluşumunda, adalet, merhamet gibi evrensel değerlerin pekiştirilmesinde önemli rol oynar.
  • Toplumsal Düzenin Korunması: Birçok toplumda din, sosyal normların belirlenmesi ve toplumsal düzenin sağlanmasında etkili olmuştur. Hukuki sistemlerde ve sosyal davranış kalıplarında, dinin etkileri gözlemlenebilir.

4. Çatışma ve Tartışmalar

  • Farklı İnanç Sistemleri Arasındaki Çatışmalar: Globalleşen dünyada, farklı dinî inançlara sahip topluluklar arasında zaman zaman çatışmalar yaşanabilmektedir. Bu durum, hoşgörü ve diyalog ihtiyacını gündeme getirir.
  • Modernite ve Sekülerleşme: Bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi, bazı kesimlerde dinin sorgulanmasına yol açarken; diğer kesimler ise inancın önemini koruduğunu savunmaktadır. Bu denge, toplumların din ve modernite arasındaki ilişkisini şekillendirir.

Sonuç

Günümüzde din, hem bireylerin iç dünyasında hem de toplumsal düzeyde derin izler bırakmaktadır. Manevi tatmin, sosyal aidiyet ve etik rehberlik sağlarken; aynı zamanda farklı inançlar arasında diyalog ve hoşgörü ihtiyacını da beraberinde getirir. Önemli olan, dinin sunduğu değerlerin, modern dünyanın gereksinimleriyle uyum içinde değerlendirilmesi ve eleştirel düşünceyle desteklenmesidir. Böylece, din hem bireysel hem de toplumsal yaşamda yapıcı bir rol oynayabilir.

insan dünyayı nasıl algılamalı

İnsan, dünyayı algılarken hem nesnel gerçeklik hem de öznel deneyimlerinin birleşimiyle zenginleşen çok katmanlı bir perspektife sahip olmalıdır. Bu yaklaşımda bazı önemli noktalar öne çıkar:

1. Nesnel Gerçekliğin Farkındalığı

  • Bilimsel Yaklaşım: Doğadaki olayları anlamak ve açıklamak için bilimsel metodları benimsemek, gözlem ve deneyle elde edilen veriler ışığında nesnel bir bakış açısı geliştirmeye yardımcı olur.
  • Neden-Sonuç İlişkisi: Çevremizdeki olayları sadece yüzeysel olarak değil, arkasındaki neden-sonuç ilişkilerini de sorgulamak, daha derin bir anlayış sağlar.

2. Öznel Deneyim ve İçsel Algı

  • Kişisel Perspektif: Her bireyin hayatında yaşadığı deneyimler, inançlar ve duygular, dünyayı algılayışını şekillendirir. Bu nedenle, kendi içsel dünyamızın farkında olmak ve kişisel önyargılarımızı sorgulamak önemlidir.
  • Empati: Kendi algımızı, başkalarının deneyimleriyle harmanlayarak, farklı perspektifleri anlamak ve kabullenmek, daha zengin bir dünya görüşü sunar.

3. Eleştirel ve Yaratıcı Düşünce

  • Sorgulama: Alınan bilgileri eleştirel bir süzgeçten geçirmek, dogmatik yaklaşımlardan uzaklaşmayı sağlar. Bu, aynı zamanda yaratıcı düşünceyi de tetikler.
  • Esneklik: Dünya sürekli değişirken, algımızın da bu değişime uyum sağlayacak şekilde esnek olması gerekir. Yeni bilgilere açık olmak, var olan inanç ve yargıları zaman zaman yeniden gözden geçirmeyi gerektirir.

4. Kültürel ve Sosyal Bağlam

  • Toplumsal Normlar ve Değerler: Kültürel mirasımız, toplumumuzun normları ve değerleri, dünyayı algılamamızda önemli rol oynar. Ancak bunların etkisini fark etmek, gerektiğinde eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmek önemlidir.
  • Çeşitlilik: Farklı kültür ve yaşam tarzlarının varlığını kabul etmek, dünyanın zenginliğini daha derin bir şekilde kavramamıza yardımcı olur.

Sonuç

İnsan, dünyayı algılamada hem dış dünyadan gelen nesnel verileri hem de içsel deneyimlerini bütünleştirerek, eleştirel ve esnek bir bakış açısı geliştirmelidir. Bu yaklaşım, yalnızca çevremizdeki olayları daha doğru anlamamızı sağlamaz, aynı zamanda kişisel gelişim ve toplumsal uyum açısından da büyük önem taşır.

bugünün insanın felsefik yapısı ne olmalı

Bugünün insanının felsefik yapısı, hızla değişen dünya düzenine uyum sağlayabilen, eleştirel düşünceyi benimsemiş, bireysel ve toplumsal sorumluluklarını idrak eden bir bakış açısına sahip olmalıdır. Aşağıdaki bazı temel nitelikler, günümüz insanının felsefi duruşunu oluşturabilir:

1. Eleştirel ve Analitik Düşünce

  • Sorgulayıcı Yaklaşım: Bilgi çağında, verilen bilgiyi sorgulamak, doğruluğunu araştırmak ve mantıklı sonuçlara varmak büyük önem taşır.
  • Bilimsel Metodoloji: Deney ve gözlemlere dayalı düşünme, inançların yanı sıra akılcı değerlendirmeleri de beraberinde getirir.

2. Özgür Düşünce ve Bireysel Sorumluluk

  • Kendi Değerlerini Belirleme: Birey, toplumun dayattığı kalıpların ötesine geçip, kendi değerlerini ve inançlarını oluşturmalıdır.
  • Etik Sorumluluk: Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde, çevreye ve insanlığa karşı duyarlı bir sorumluluk bilinci geliştirilmeli.

3. Hoşgörü ve Çeşitliliğe Açıklık

  • Farklı Görüşlere Saygı: Farklı kültürler, inançlar ve düşünce sistemlerine hoşgörüyle yaklaşmak, küresel düzeyde uyum ve barış için gereklidir.
  • Empati: Kendi bakış açısını genişleterek, diğer insanların deneyim ve duygularını anlamaya çalışmak, toplumsal dayanışmayı artırır.

4. Kendini ve Toplumu Anlama

  • Öz Farkındalık: Kişinin kendi düşünce, duygular ve davranışlarını analiz etmesi, kişisel gelişim için temel oluşturur.
  • Toplumsal Eleştiri: Toplumun norm ve değerlerini eleştirel bir gözle değerlendirebilmek, daha adil ve eşitlikçi sistemlerin ortaya çıkmasına katkı sağlar.

5. Teknoloji ve Geleneksel Bilgelik Dengesi

  • Modern Bilginin Kullanımı: Teknoloji ve dijital çağın getirdiği yenilikler ile bilginin hızla yayıldığı bir ortamda, bu bilgileri bilinçli ve etik çerçevede kullanmak önemlidir.
  • Geleneksel Değerler: Tarih boyunca oluşmuş kültürel ve felsefi miras, modern yaşamın getirdiği karmaşıklık içinde dengeleyici bir rol oynar.

Sonuç

Bugünün insanı, hızlı değişen dünyada yalnızca bilgiye değil, aynı zamanda bilgelik, sorumluluk, empati ve etik değerlere de önem veren, sürekli sorgulayan ve öğrenmeye açık bir yapıya sahip olmalıdır. Bu yapı, hem bireysel mutluluğu hem de toplumsal barışı destekleyen temel taşlar arasında yer alır.

Su

Yaşamın gizemini SU ile özetleyen bütün bilim adamları aynı görüşü paylaşıyorlar…

Fransız bilim adamı Dr Jacques  Benvenistc,

Japon bilim adamı Masuro Emoto,

Türk bilim adamı Doç. Dr. Nuri Haksever,

Alman Biofizikçi Peter Ferreira

Alman Doktor Barbara Hendel  

Doç. Dr. Nuri Haksever soruyor ‘ Su hayattır… Yaşamın ta kendisidir…Siz hangi suyu içiyorsunuz? İçtiğiniz suyun hücrelerinize nüfuz ettiğinden, hücrelerinize yaşam getirdiğinden emin misiniz? İçtiğiniz suyun enerjisi var mı? Enerjisi olmayan bir su sağlığınıza ne ölçüde faydalı?

  CANLI YAŞAMIN TEMELİ VE BİLİNÇLİ ŞİFA ENERJİSİ: SU

   Peter Ferreira, ABD Biyofizik Arastirmalar Enstitüsü’nun Almanya Temsilcisi.

Biyofizikci olarak bitkiler, hayvanlar veya insanlardaki canlılığı araştırıyoruz. İlk etapta bizi ilgilendiren sey madde değil, saf enerjidir. Konu sadece su değil, bilgi (enformasyon) ve bilinçliliktir. Tüm düşünceleriniz ve bunların kaynağı, su ve tuza baglıdır. Burada, daha sağlıklı olmak icin değil, daha bilinçli olmak için, belirli bir suyu içmeniz gerekmektedir. Bilinçli olursaniz, otomatik olarak daha sağlıklı olursunuz.

Elektrik, enerjidir. Enerji, bir tarafta bilgi, öteki tarafta canlılık olarak ifade edilebilir. Bilgi sözcüğü; bir şeyi, tekrar kendi asli formuna döndürmek, bir geometriyi tekrar yapılandırmak demektir. Hic bilgisayarınızın ana parçasının ne olduğunu, düşündünüz mü?  Bilgisayarınızdaki bu çok küçük mikroçipi, bir kuvars kristalinin geometrisi, bilgilerinizin orada saklamasini sağlar. Bu kristaller, sadece silikon üzerine basınçla üretilir, bunlar doğal dağ kristalleri değildir. Ancak sonuçta, burada söz konusu olan sadece geometridir.

 BIR SU MOLEKULU CIFT KUTUPLUDUR..

Her su molekülünün, birbirinden farklı olması ve her zaman tekrar aynı tam mükemmel geometriyi ortaya koymaları ilginc değil mi? Çünkü bir su molekülü, 104,7 derecelik bir açıyla, mükemmel bir dörtgenden başka bir şey değildir. Bu geometridir ve geometri, molekülde var olduğundan, suyun cok belirli frekans örneği vardır. Bir su molekülü, çift kutupludur, aynı gezegenimiz Dünya’nın Kuzey ve Güney kutbu gibi. Bu şekilde, her su molekülünün de, elektromanyetik kuşakla çevrelenmis, bir eksi ve bir artı kutbu vardır.
Su, iki kutuplu olduğundan, belirli yerçekimi ve kaldırma kuvvetlerine tabidir. Su da, yercekimi gücü vardır. Su, yukarıdan asağıya doğru akar. Su, kimyasal materyal olarak, yukarıdan asağıya akarken, tekrar asağıdan yukarıya, saf ışık enerjisi olarak akar.

 MADDE YOGUNLASMIS- YAVASLAMIS ENERJIDIR

Prof. Popp’un getirdigi izah soyledir: “Maddenin tum formlari, donmus ışık veya yavaşlamış enerjiden baska bir sey değildir. Sonuc olarak maddeyi, enerji olusturur.
Caresi olmayan hicbir hastalık yoktur. Doktor, okul bilgileriyle ve tecrübeleriyle, daha fazla yardım edecek durumda olmadığını, prensipte söyleyebilir. Ancak hiç birimiz, temelde bir hastalığın, çaresi olmadığını söyleyemeyiz. Eger biz bir problem ortaya çıktığında enerjiyi tekrar asli durumuna dönüştürebilirsek, o zaman buna otomatik olarak madde de uyacaktir. Hem de, bedeninizi olusturan elementlerle, su ve tuz ile.

 SU SARMAL SEKILDE HAREKET EDER

Bedenimizde, suyun günlük olarak, aşağı ve yukarı canlı bir güç olarak aktığı, yaklaşık 90.000km sıvı bant vardir. Suyun icinde zaten canlılığı sağlayan dörtgen yapi vardır.
Su, sarmal sekilde, hareket eder, hicbir zaman lineer degildir. Banyoda, bir bakin, su girdap formunda, hareket eder. Spiral olusturan suyun hareketinin, genetik kalitim bilgilerini iceren bedenimizdeki DNA ile ayni olmasi, ilginc degil midir?

 KLORLU-FLUORLU SU VE BEYIN KONTROLU

Beyin suyunuz, cok yuksek derecede kristal yapilanmadir. Saf kucuk kristaller ki, buna molekul-kume adini veriyoruz. Birbirine baglanmis olarak ve bu sekilde geometri oldugu icin, belirli bilgileri iletebilen bu yapiyi, suda da buluyoruz. Bu surekli olarak degisir. Dusunceleriniz nereden geliyor? Kimyasallarla, suyun basitce etkilenebilecegini biliyor musunuz?

Amerika’da, yuzeyi %100 orten klorlu su icilir. Buna eger fluor katarsaniz, ki bunun disler icin iyi geldigi soylenir. Fluorun, frekans ornegini olcersek, o zaman size bu fluorun, artik hicbir isteginiz kalmayacak kadar, beyin fonksiyonlariniz uzerinde, uyumsuzluk yarattigini kanitlayabilirim. Isteksiz olursunuz. Dusunun bunu, iki nesil boyunca tum halka yaptilar. O zaman ne elde ettiler? Isteksiz, materyalistlerle dolu bir halk, bu insanlar, o zaman her seyi, istenildigi gibi yapacaklardir. Yani boyle bir nesli yonetmek ve yonlendirmek kolaydir. Buna su ile ulasilabilir.

37 derecelik bir beden sicakliginda, beyin suyunuz, buzlanmis bir durum alir. Bu, joleye benzer yuksek dereceli bir yapidir. Bu yapiya mikrodalga uygulandiginda, beyninizin kan bariyerinden, hayvansal albumin gectiginde ve beyninize girdiginde, birden kristaller yapilarini degistirmeye baslar. Ve beyninizin suyu sivilasir. Nedenini iyi incelemeliyiz, nedeni, daima geometride gizlidir.


HER SU MOLEKULUNUN KENDI KIMLIGI VARDIR

Bu kristalleri, ornegin kar tanelerini soluyoruz. Suyun, kati hali olan kar tanelerinin, bir elektron mikroskobuyla, fotografi cekilmistir. Burada cok kucuk altigen ve mukemmel bir duzeni vardir. Iki ayni kar tanesinin, hicbir zaman birbirine benzememesi cok ilginctir. Kendini kristalize edebilmesi icin, her su molekulunde, bir milyardan fazla biyofoton calisir ve bunlar kendilerini surekli olarak tekrar duzenlerler. Bu sekilde, her su molekulu, oburlerinden farklidir, her su molekulunun kendi kimligi vardir.

 SUYUN HAFIZASI VARDIR VE DENGELEYICIDIR

EMOTOSU BERABERSimdi bir deney yapalim. Kar tanesini dogal sartlarda eritelim ve bundan tekrar su yapalim. Sonra da tekrar donduralim, tekrar tam olarak ayni kar tanesini elde ederiz. Bu nasil olanakli oluyor? Cunku kim oldugunu hatirlayabiliyor. Suyun, hafizasi vardir. Su bir bilgi tasiyicisidir. Maddelesmeye sebep olan enerjinin formunu degistirmedigimiz zaman, madde de degismeyecektir. Cunku o kim oldugunu biliyor. Bu olay, sizin organizmaniz icin de gecerlidir. Bilim adamlari, suyun dogal bir dengeleyici oldugunu ve bizim su vasitasiyla, bizde eksIk olan dalga boylarini alabilecegimizi kanitlamislardir. Bu sekilde, kaybettigimiz her seyi dengeleyebiliriz. Italya’da, Enza Enstitusu’nden, Dr. Cicollo, son yirmi yil icinde, tum dunyadaki sifali sulari incelemistir. Sifali sularin, oteki normal sulardan kimyasal yapilari ayni olsa da, biyofiziksel acidan farkli olduklarini tespit etmistir.

  SU VE SOZCUKLERIN ETKISI

Bir Japon bilim adami olan Dr. Masaru Emoto, suyu, sozcuklerle degistirebilecek durumda oldugumuzu, fotograf cekerek, 10.000 deneyle kanitlamistir. Burada, sozcuklerin gucunu dusunun. Cunku her sozcuk, onceden dusunulmustur. Bu elektriktir, bu dalga boylaridir. Bunlarla, duzen yada kaos yapabilirsiniz. Masaru Emoto, notr suyu alip, sozcuklerle, yani bilgiyle yukleyerek; -4 derecede dondurmus ve elektron mikroskobuyla, fotograflarini cekmistir. “Beni hasta ediyorsun” mesaji ile yukledigi suyun goruntusunun, ayni kanserli hucre yapisini ortaya koydugunu, tespit etmistir.

Bu sekilde, yapisi bozularak dondurulmus, hasta bir suyu alalim ve sivilastirarak tek bir sozcuk olan “Sevgi” sozcuguyle, yeni bir bilgi verelim. Bunu, tekrar -4 derecede donduralim ve elektron mikroskobuyla fotografini cekelim. Birdenbire, bu mukemmel kristali, mukemmel geometriyi elde ederiz. Bu deneyi, tersten 10.000 defa yapabiliriz, bilimsel ve objektif olarak suyun, dusunceyle ne kadar etkilenebilecegini, yine kanitlamis oluruz.

SU MUKEMMEL COZUCU VE SIFADIR

 Su, mukemmel bir cozelti maddesidir ve her seyi kendine baglayabilecek durumdadir. Bu nedenle, su icmek, gercekten cok onemlidir. Bedenimiz, kendi kendisini, iyilestirebilir. Cogu kisi de bunu, oruc kurleri vasitasiyla yapar. Bunu, bicaksiz ameliyat olarak adlandirabiliriz. Bedeninizin, tekrar temizlenmesini saglayin. Bunun icin de, bunlari cozen bir seye ihtiyaciniz var. Su, bunu basarir. Ve artik biyofiziksel olarak da kanitlayabildigimiz gibi, su, yuksek derecede bir yapiya sahiptir.  Ve bu yapılardan dolayı, 

EMOTO VE Dr Remedy bedenimizdeki benzer titresimleri iceren bircok hastaliklari, Alzheimer rahatsizligina kadar, beyinlerimizin kivrimlarina yerlesmis olan hafif ve agir metal tortularini bile sokebilir. Israil’de, bir doktora gittiginizde, orada, hangi rahatsizliktan dolayi gitmis olursaniz olun, sizi, once tekrar bekleme odasina yollayip, yarim saat icinde icmek uzere size 2 Litre su verilir. Ve siz, bu suyu ictikten sonra, hâlâ sIkâyetleriniz varsa, bundan sonra sizi muayeneye kabul ederler. Bu bir gelenektir. Birden bire ortaya cikan hastaliklarin, % 80’ini, sadece su icerek iyilestirilebileceg ini gormusler. Bunun, sadece suyun kalitesine bagli olmadigi da tespit edilmis.Bunun icin su, cozelti maddesi olarak biriken tum atiklari, disari tasimak icin kullaniliyor. Ornegin, burnunuz aktiginda, neler oluyor? Bedeninizde, daha onceleri birikmis olan zararli maddelerin, etkisizlestirilerek disari atilabilmesi icin, salgilar olusuyor ve burnunuzdan disari cikiyor. Ayni olay, cildiniz icin de gecerlidir. Bedeninize girmis olan zararli tum maddeler, cildiniz vasitasiyla, ifraz edilir. Tum problem, aslinda iceride, oraya girmemesi gereken maddeleri, su yine disari tasima kapasitesine sahiptir. Burada, suyun miktari kadar, kalitesi de onemlidir.

 SUYUN CANLILIGI

Su, 80 metrelik bir boru sisteminden gectiginde, canliligini kaybediyor. Bu da, borunun kotu olmasindan dolayi degil, borudaki basinctan olusuyor. Suyun evlerimize kadar tasinabilmesi icin gerekli olan basinc, suyun kendi hareketliligini bozuyor. Suda, cift helezon seklinde spiral hareket var. Bu da, suyun kristalinin olusmasini sagliyor. Suyun spiral hareketine zarar verildiginde, kristal yapisi da bozuluyor. Kristal sekil olmayan yerde, geometri de yoktur. Boylece, bilgi de olusamaz ve neticede canlilik yok olur.

 KANSEROJEN TARIM ILACLARI VE YERALTISULARI

Tarim sektorunde, 300 cesitten fazla inorganik kimyasal yapiya sahip, tarim ilaci kullanildigini ve bunlarin neredeyse 280’inin kanserojen oldugunu, biliyor muydunuz? Kanser nedir? Kanser kaostur.

Tarimda kullanilan ilaclar, yeralti sularina karistigindan, tekrar bizim cesmelerimize geliyor. 280 ilacin kanserojen olarak bilinmesine ragmen, sadece 63’u olculuyor. Kalanlarin isimleri bile bilinmiyor ve bunlar icin, hic bir sinir deger konulmamis. Ve zamanla, bu olculen 63 ilacin degerleri yukseldikce, tolerans degerleri de yukseltilmis. Suyun kalitesi, duzeltilecek yerde, icindeki maddelerin tolerans degerleri ile oynanmaktadir. Aksi takdirde, bu suyu, size satmamalari gerekir. 1992’den beri de, zaten bu 300 tarim ilacindan, sadece 18’i olculmektedir. Ve boylece, gercekte neler ictiginizi dusunebilirsiniz.

 YERALTINDA OLGUNLASAN SU: TOPRAGIN KANI

En iyi icebileceginiz su, dogal temiz kaynak sulari, artezyen sulari, yeraltindan kendiliginden cikan pinar sularidir. Cunku suyun da, kendine has bir olgunluk derecesi vardir. Su, yagmur olarak yere indiginde, bunu olgunlasmamis su olarak adlandiririz. Bu suda, solar(gunes) frekanslari olculebiliyor. Fakat yer manyetik frekanslarin da olusabilmesi icin, suyun, yerin cok altina inmesi ve topragin kani haline gelmesi gerekiyor. Yeraltinda, tamamen olgunlasan ve tum yer manyetik frekans desenlerini icine alan topragin kani, kendi basina, 1000’lerce metre derinliklerden, girdap seklinde, yukari cikabilecek guce ve enerjiye sahip oluyor.

 SISE MINERAL SULARI  INORGANIKTIR

Siz siseden, mineral suyu ictiginizde, bunu bedeniniz alamaz ve isleyemez. Cunku mineral suyundaki mineraller, inorganik yapiya sahiptir. Bunlar zararli degiller, ancak hucreler icin kullanilabilir degildir. Boylece, kaniniza kadar giren kalsiyumun, hucrelerinizde ozumsenemedigi icin hicbir faydasi olamaz. Bazilari, bu maddelerin bir kismi, belki alinabilir diye dusunse de, bu kesinlikle mumkun degildir. Bunu, kahvaltida tabaginiza, bir cubuk demir koymus gibi de dusunebilirsiniz. Sudaki mineralleri alabilirseniz, cubuktaki demirleri de yiyebilirsiniz. Bu da mumkun olmadigi icin, suyun, icerdigi mineraller de onemli degildir. Onemli olan, suda, hangi frekans desenleri vardir. Ve bu mineraller, halen iyonize durumda mi, etraflari su kilifi ile cevrili mi? Cunku biz, bu suyun yapisini bozdugumuzda, icindeki iyonize ve suya, elektromanyetik dalga boylari veren elementlerin, baska elementlerle birlesmesini saglamis oluruz. Bu da genellikle, boru basinci veya suya katilan karbon dioksitlerle yapilir. Boylece suyun dogal oksijeni alinip, nitrojen katilir. Hâlbuki bizim amacimiz, bedenden nitrojeni uzaklastirip, oksijen verebilmek olmalidir.

 CANLI OLMAYAN SU VE KIRECLENME

Molekul evliliklerinde, ornegin pozitif yuklu kalsiyum ile negatif yuklu hidrojen karbonatlar birlesirler. Aslinda bunlar, su canli oldugu surece, yani bir yapiya sahip oldugu surece, iyonsal yapilarindan dolayi, birlesemezler ve bedene zararli hale gelemezler. Cunku su, aralarinda bir duvar gibidir. Sayet kalsiyum ve hidrojen karbonat birlesirse, yeni olusum kalsiyum bikarbonattir, yani kisacasi kirectir. Ve siz de bunu, evinizin borularindan disari atabilmek icin, en pahali cihazlari kullanirsiniz.

Bunu yaparken, kendi bedeninizdeki kireclenen damarlarinizi, hic dusunmezsiniz. Yaslandikca damarlarimiz ve beynimizdeki sinir iletisim baglari kirecleniyor. Sonucta, dogal olarak bilgi iletmek icin, kopru kurulamadigindan unutkanlik basliyor. Burada olusan kirecleri cozebilmek icin; canliliga, bilgiye veya yapiya gereksiniminiz var. Suyun geometrisine ihtiyaciniz var. O zaman, olusan molekul birlesimlerini de kirabilirsiniz.

 ORGANIZMADAKI RAHATSIZLIKLAR SU ILE IYILESEBILIR

Biz, arastirmalarimiz cercevesinde, segmanter diyagnostik ve organometri ile medes diye adlandirdigimiz, enerjetik seviyede olcum yapabilen, bilimsel bir cihaz sayesinde, organizmadaki patolojik rahatsizliklarin bile, sadece su ile yenilebilecegini kanitlayabiliyoruz. Uzun yillar boyunca, teshis amacli takip altinda bulundurdugumuz hastalar var. Bizler, biyofizikci oldugumuzdan, bizim kendi kendimizi, yenileyebilecegimiz i biliyoruz. Bedeninizdeki organlar, maddeden olustuklari ve cesitli element bilesimleri icerdikleri icin, her bir organin ayri titresim karakteri vardir. Ornegin bir akcigerin, dogal durumdaki titresimi, yaklasIk 40 Hertz civarindadir.

Her gun icki aliyor ve cigerlerinizi yipratiyorsaniz. Zorlanmadan dolayi, neredeyse cigeriniz, 58 Hertz’e kadar yuksek titresecektir. Eger cigerin enerji seviyesini, 40’tan 58 Hertz’e yukseltirsek, organin maddesel yapisinin da degismesi soz konusudur. Bu ise, organda bir bozulmaya sebep olacaktir. Bu olay da, ayni kanser de oldugu gibi, birden olusmayacak, yillarca organin maruz kaldigi tahribat, zamanla ortaya cikacaktir. En basinda, enerji seviyesinin degistigini, unutmayalim. Mesela bir hastamizin beyninin saginda bir tumor var. Tumor, organ seviyesinde kirmizimsi olarak gorulmektedir. Bunu enerjetik seviyede olctugumuzde; yani bu olcumu, kanser, organ uzerinde gorulmeden cok once yaptigimizda, hastayi uyarabiliriz. Beyninde tumor olan hastaya, bedeninde eksIk olan frekanslari iceren bir su icirdigimizde, cok farkli bir tablo ile karsilasiyoruz. Zarar gormus olan yerler: epifiz, hipofiz, merkezi sinir sisteminde, sadece 17dak. sonra degisIklik oluyor. Fakat bu kadar kolay olamayacagini siz de tahmin edebilirsiniz. Tum bir omur boyunca, yanlis yasayip, mucize suyu icerek iyilesebileceginizi sanmayin. Bu hasta tabiî ki tekrar eski yapisina donecektir. Cunku artik organ seviyesinde tahribat baslamistir. Beden kendini, bu negatif duruma o kadar alistirmistir ki, 2-3 saat icinde, eski patolojik tabloya geri doner. Fakat bunun bize gosterdigi, suyun icinde oyle bir enerji var ki, eksIk olan tekrar yerine getirilebiliyor ve yenilenme gerceklesebiliyor. Bu hastaya, belki her gun, 2’ser litre bu sudan icirsek ve birkac yil devam etsek, bedendeki her yapiyi degistirebiliriz. Bedenlerimiz, ‘kendisini yenileyici’, bir alandan olusuyor. Bedenlerimizin sekillerini olusturan, neticede enerjidir. Ornegin, bir hastanin ayagini kestigimizde, ayak parmagini algilayabiliyor. Cunku enerjetik seviyede, o enerji var, buna da fantom(hayali) agrilar deniyor.

 CANLI YERALTI SULARINI KULLANIN

Suyunuzu dogadan almaya calisin, has su icmeye calisin. Gunluk ihtiyaciniz olan 2Ltr. su Icin. Guzel bir kaynak bulup, kimyasal analizini yaptirin. Cunku zararli kimyasal madde olmayan yerde, suyun yapisi var oldugu icin, mikrop da olusamaz. Boylece bu, suyun canlilik icerdigine dair, elinizde bir garanti olur. Alabaliklarin yasadiklari akarsular, kesin temiz olur. Cunku alabaliklar, cok hassas baliklardir. Suyun icinde, cekim ve itim dengesi bozuldugunda, suyun kalitesi bozulur ve alabaliklar bunu derhal algilar. Bu baliklar, suyun icinde, baska guclerin de var oldugunun farkindalar. Levitasyon(itim) gucunu kullanarak, suyun icinde durabiliyorlar ve suyun icsel gucu olan saf isIk enerjisini kullanarak, akintinin tersine yuzebiliyor.

Bu kaynaklardan beslenen sulardan faydalanmaliyiz. Bu tip sular, sadece gecen hafta yagmur yagarak orada birikmis degil, yillarca olgunlasma surecine bagli olarak, 100-200-300 yasinda olabiliyor ve radyometrik olcumlerle bu yasini, tespit edebiliyoruz. Bazi fosil sular vardir ki, bunlar topragin kani olarak; 6, 7, veya 8000 yil yeraltinda beklemis ve olusmuslardir. Bu sulari bulup kullanmaliyiz.

SUYU CANLANDIRAN CIHAZLAR VE KUVARS KRISTALI

Artezyen suyu bulduysaniz, mutlaka cam siselere koyun. Bu sulara ulasamayanlar, suyu canlandirici cihazlar kullanabilirler. Bu cihazlar, borulardaki basinctan dolayi bozulan suyun yapisini, tamir ediyorlar. Boylece, kristalize yapisi olmayan; yapi ve boylece bilgi icermeyen suyu, fiziksel bir yontem ile tekrar canlandirabilir ve enerji verebiliriz.

Cesme suyunun yuzey gerilimi, daima 73 Dune’dur. Iyi bir kaynak suyun gerilimi, 58, 60, 62 Dune olabilir. Bizim kanimizin degeri, 42 ve 44 Dune civarindadir. Gidalari ozumlememiz icin, bu degerin, kan degerimize en yakin olmasi daha uygundur. Ve bizim icin en uygun olan, taze sIkilmis meyve suyudur. Taze meyve suyunun yapisi o kadar uygun ki, yuzey gerilimi, ayni kanimizin degeri gibidir.

Bunu tuzlu su (sole)ile de yapabiliriz. Dogal bir Sole’den, bir bardak dogal suya, 1 cay kasigi ilave ettiginizde, izotonik bir cozelti elde edersiniz. Bu cozeltinin degeri de, ayni kanimizin degerindedir. Cunku mukemmel bir yapiya sahiptir. Kaynak artezyen suyu da, bu degere cok yakindir. Su, suyu canlandirma cihazlarindan, cok hizli gectiginden, cok kalici bir sekilde onarilamiyor.

Suyu canlandirma cihazlari, cok pahali oldugundan, bunun yerine, bir avuc kuvars kristalini, temiz kaynak suyuna koyarak, cam surahi icinde bekletirseniz, suyu canlandiracaktir. Camin yapisi kuvars tozu icerdiginden, zaten bir altigen sekle sahiptir ve icine konulani etkileyecektir. Ertesi gun suyunuzu ictiginizde, koydugunuz kuvars kristali, seklini hic degistirmemesine ragmen,siz de tadindaki yumusakligi fark edeceksiniz.
Biz size, kristallerle suyunuzu canlandirdiginizda, elde edeceginiz yuzey gerilim degerlerinin, canlandirma cihazlarinin sonuclarindan, daha iyi veya en azindan o sonuclarla ayni oldugunu, bilimsel olarak kanitlayabiliriz. Zira bu cihazlarin cogu, kuvars kristali icermektedir…. 

Fransıadamı Dr. Jacques Benveniste yaptığı araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan suyaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda sallayarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş 
ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü görmüş.


Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika, ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. 

Belçika Katolik Üniversitesinde Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. 

Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış.Yapılan tüm deneyler Benveniste’nin sonuçlarını desteklemiş. 

Benveniste buna karşılık “12 sene önceye, bizim başladığımız noktaya gittiler” demiş. Benveniste ayrıca “Biokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyip değişim yaratır” da demiş.


Unutmayalım ki; insan bedeninin %75-85’i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz oluştururuz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı.

Doç.Dr Nuri Haksever;İnsan vücudunun %70 inin su olduğunu herkes öğrendi. Fakat kalitesi nasıl?

Nasıl içtiğimiz suyun kalitesini ve sağlıklı yapıda olmasını arzuluyorsak vücut sıvılarımız da temiz ve kaliteli olmalı.  Biz nasıl temiz bir havada rahat nefes alıyorsak hücrelerin içinde yaşadığı intertisyel sıvı denilen ortamın da temiz olması gerekir. Fakat yediğimiz gıdaların içinde yeterli vitamin ve mineral olmaması nedeniyle metabolizmanın bozulması, içtiğimiz suyun moleküler yapısının bozuk olması ve enerjisinin düşük olması nedeniyle hem hücre dışı ortamı temizleyememesi hem de  hücre içine girememesi, ayrıca vücudun içine girmemesi gereken toksik maddelerin değişik yollarla vücudumuzun içine girmesi sonucu intertisyel sıvının özellikleri bozulmakta ve bir çok hastalığın başlamasını, hızlı ilerlemesini sağlamakta ve tedaviyi zorlaştırmaktadır.  İnsan vücudu içindeki sıvının düzeltilmesi bir çok hastalığın tedavisinde çok önemlidir.

 Dr.Barbara Hendel ile Doç. Dr. Nuri Haksever  14 Aralık 2014 te Naturel Beden, Zihin ve Ruh Sağlığı Festivalinde doğanın iyileştirici gücü, yaşamın kaynağı Su ve Tuz konusunda birlikte seminer vererek halkı aydınlattılar. Biyofizikte önemli olan nicelik değil niteliktir.  Sürekli artarak yükselen maddesel ve kimyevi düşünce tarzımız  insan hayatını doğal ve canlı bağlantılardan izole etmeye devam ediyor. Bu bakış açısını koruduğumuz sürece bütünsel doğal bağlantılar konusundaki bilgi eksikliğimiz ve doğal sonucu hastalıklar hiç de şaşırtıcı değil.

Çoğumuz pH oranı yüksek suyun yararlarını artık biliyoruz. Ancak, hala gerek damacanalarla su içilmeye devam edilmesi yada su arıtma sistemlerinde su arıtılırken suyun içerisindeki faydalı mineralleri de elimine etmesi nedeni ile içilen sudan gerektiği gibi fayda alınamamaktadır.   Suya sonradan ilave edilen kalsiyum tabletlerinin bir kısmı beden tarafından işleme alınabilir. Ancak, bu izole edilmiş  inorganik kalsiyum tabletleri bedenin gerçek ihtiyaçlarını karşılayabilir mi?  Laboratuar  kan testlerinde vücutta kalsiyum var gibi gözükse bile  kaba yapısı itibari ile hücre zarından geçmesi mümkün olmayan , hücrelere ulaşamıyan bir maddenin bedene hiç bir faydası olmamaktadır..

Günümüde kendini uzman olarak tanıtan çeşitli gruplar sürekli günde şu kadar su içmelisiniz diye her ortamda söylemde bulunmaktalar…Artık hemen çoğumuz anladı günde ortalama 2.5-3 -lt su içmeliyiz… Güzel, ama içtiğiniz su hücrenizin içerisine girerek bedeninize bir fayda sağlıyor mu?

Artık, bilinçlenme zamanı…

Yediğiniz, içtiğiniz her hangi bir madde hücre zarından geçemediği müddetçe beklenen fayda elde edilemez.

vücud dili

Chakra temizleme & Mudra ayarı

Anahtar – Duygular – işaretler (müzik)

davranışlar

doğu&batı kafası II

Doğu, Batı’nın tam zıttı öğeler içeren bir kavramdır.
Zihinsel haritaları birbiriyle tamamen uyumsuz, din ve gelenek bağlamında toplum yapılarının birbiri ile örtüşmeyen tarafları ağır basmaktadır.
Batı, insanı ve toplumu anlama konusunda bu kadar çabaya rağmen yetersiz kalması sebebi ile Batı’nın teknoloji dışında geçerli bir üstünlüğü yoktur.
Toplum meselelerine çözüm ararken Batı’ya bakmak daha karışık meselelere yol açar ve hatta genel olarak Batı çözmek yerine kaosu seçer diyebiliriz.
Batı’nın insanı kendisine ve toplumuna yabancılaştırılmıştır.
Kişilerin doğasına uygun olmayan bir hayat yaşıyor olması Batı’daki mutsuzluğun ve tatminsizliğin sebebidir.
“Yabancılaşma felsefi anlamda; insanın kendine, aslına, sırt dönmesi, ondan uzaklaşması anlamında kullanılmakta ve hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın daima kopma, sırt dönme, sürgün, anlamsızlık gibi derin bir yarılmayı göstermektedir.”
Karl Marx’a gore yabancılaşma “Kişinin kendi eyleminin kendisine el olan, kendisinden “gayri” olan bir güç, kendisi tarafından yönlendirileceği yerde ona tepeden bakan ve karşı olan bir güç haline geldiği durum”dur.
İnsanın kendisini yabancı gibi görmesi düşüncesi kendisi ile arasında bir mesafe olduğunun farkına varamamasıdır.
Davranışlarını kendisi dışında bir güç yönetir ama buna engel olamaz. Aynı zamanda eylemlerini de niye yaptığının bilincinde değildir.
Bu durum putperestlik gibidir. Kişi kendi eli ile bir şey inşa eder, sonar ona kutsal bir anlam yükler sonra kendi yaptığı ürün bir güce dönüşür ve kendisini yönetmeye başlar.
Bu durum, kişinin kendi eylemine yabancılaşmasının da göstergesidir.
Doğu öğretilerinde, dinlerinde kişinin kendisine ve dünyada olup biten her şeye karşı bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk bilinciyle yaşayan kişi kendine yabancılaşamaz.
Aynı zamanda kendi yeteneklerini, donanımlarını keşfetmesi gerekir. Ancak yabancılaşma kişiyi kendisinden uzak bir alana taşır.
Batılı dünya görüşünün sebep olduğu problemlerin temelinde, insanın konumlandırılması düşünülebilinir.
Batı’daki her gelişme aslında insana dair temel bazı varsayımlara dayanır.
Bu varsayımların başında insanın dünyaya istek ve arzularını tatmin etmek için gelmiş olduğu düşüncesi gelmekte ve bu isteklerin karşılanabilmesine olanak sağlayan fikri akımların, bilimsel gelişmelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Amaç, nasıl daha fazlasına sahip olunabileceği ve tüketilebileceği konusudur.
“‘Ekonomi’ bilimi insanoğlunun maddi çıkarına nasıl uygun geliyorsa öyle hareket ediyor olmasını bir veri olarak kabul eder; bu çıkarcı ve açgözlü yaratığa, yani homo economicusa, tüketim kavgasında nasıl başarılı olabileceğini göstermeyi hedefler.
Bu görüş Hıristiyanlığın bir uzantısıdır ve insan dünyaya günahkar olarak gelmiştir.
Ortaçağ boyunca insan bedeni aşağılanmış ruhu yüceltilmiştir. Ancak Aydınlanma ile beraber beden de önemsenmeye başlanmıştır hatta bedenin istekleri yüceltilmeye başlanmıştır.
Bununla beraber önemsenen bedenin arzu ve isteklerini doyurmanın yolları aranmıştır.
Batı bireyin yalnızca kendi öz çıkarları için yaşamasını uygun bulmamaktadır. Böyle bir toplumda kişilerin arasında menfaate dayalı ilişkiler kurulur.
Kimse fedakarlık yapmak istemez, duygulara dayalı değil arzulara dayalı ilişkiler kurulur. Bu sebeple derin ilişkiler kurulmaz, ilişkiler hep yüzeyseldir.
Kimse daha fazlasını vermek, paylaşmak, empati yapmak istemez. Bu davranış biçimi insan tabiatına uygun değildir ve mutsuzluk yaratır.
Batı’da kimseden Allah’ın ya da toplumun rızası için yasal haklarından feragat etmesinin ya da özveride bulunmasının istenemez.
Kişi eğer kendi isteğiyle yasal haklarından vazgeçiyorsa bu mantıksız görülür. Kimse kendi isteğiyle fedakarlık yapmaz.
Diğer toplumların kendisi gibi olduğunu varsayma eğilimi aynı zamanda diğer toplumların kendisi gibi yaşaması zorunluluğu gibi bir algıyı da beraberinde getirmektedir.
Bu düşünceye göre Batı, kendisi gibi yaşamayan toplumları geri kalmış olarak kabul etmiş, her toplumun kendisi gibi bir ilericiliğe sahip olması gerektiğini öngörmüştür.
Toplumların coğrafyalarına, kültür ve medeniyetlerine bakılmaksızın aynı doğrultuda bir tüketim kültürü içinde yaşmaları gerekliliğini sorgulanır.
Her toplumun kendine has ihtiyaçları ve alışkanlıkları vardır. Ancak Batı toplumu herkesin aynı şeyi yapıyor, aynı kıyafeti giyiniyor, aynı yemeği yiyor, herşeyin modası olmasını temel gereklilik olarak kabul eder.
Elinde ok ve yaydan başka bir şeyi olmayan bir yerliye baktığımızda, onun çaresizliği karşısında belirli bir üstünlük duygusuna kapılır, onu aşağılarız. Peki, neden? Nedir bu duygularımızın kaynağı?…çünkü, çıplak vahşiye bir takım burjuva istemleri yakıştırır, bu istemlerini elindeki okla karşılayamayacağını bildiğimiz için küçümseriz. Oysa, kaynakların ya da teknik araçların yetersizliği eşyalara özgü bir nitelik değil, amaçlarla araçlar arasındaki bağlantıdır. Yani ok ve yay, adamın isteklerini karşılıyorsa ortada acınacak, hele de kınanacak bir durum yok demektir.
Batı tüketim miktarı ve fert başına düşen milli gelir hesaplamalarının tüm dünyada gelişmişlik düzeyi olarak algılatır.
Eğer medeniyet seviyesi eşittir tüketim miktarı diye düşünülürse, Batılı olmadan medeni olamayız demektir…
Milli gelir hesapları, bunların ‘medeniyet’ ölçü birimi gibi kullanılması Batı’nın, yani medeniyet eşittir tüketim diyenlerin icatlarıdır.
Değer yargılarının ve kıstasların evrenselleşmesi gereksizdir.
İnsan Batı’da Büyük Makine’nin işlemesini sağlayan herhangi bir parçadan farksızdır. Belirli bir amaç için çalışan bu makinenin teklememesi için herkesin belirtilen düzene ayak uydurarak yaşamını sürdürmeye devam etmesi gerekir.
Sistemin insana hizmet etmesi gerekirken, insan bu durumda sisteme hizmet eder.
Toplum dışında itilmek istemeyen insan bu çarka uyum sağlamak zorundadır. Bu durum insanın herhangi bir nesneye dönüşmesine, ‘şey’leşmesine neden olmaktadır.
Kişi ancak bu sistemin içinde varolabileceğine inanır. Kişi bu şekilde artık bağımsız hareket edemez olur. Davranışları kalıplaştırılmıştır. Eğer farklı düşünür ve davranırsa toplumun dışına itileceğine inanır ve sistemin dışında kalmak istemeyeceği için de ‘şey’ leşmeye devam eder.
Bu gelişme Sanayi toplumunda ön plana çıkan bir durumdur. İnsan, kendisi dahil emeği ile birlikte artık sadece bir üründür, daha fazlası değil.

Doğu toplumlarını farklılıklara açık, kendilerine yabancılaşmamış, sezgileri ön planda tutan, yaşamla barışık toplumlardır.
Bu tanımlarla dayanarak Batı’nın yıkıcı ve yok edici insan tanımının karşısında Doğu’da insana hayat bahşeden bir yapı olduğunu düşünülebilir.
Doğu felsefesinde insanı tam ve bütün kabul eden bir algı vardır.
Onu tüm yönleriyle varolmaya teşvik eden, yok saymayan ve kendisini gerçekleştirmesi için yaşam gayesi belirleyen Doğu felsefesi insana daha yakın gelmektedir.
Batı’nın kendi hevesleri için yakıp yıkan insan tanımını Doğu felsefesi karşısında işlevsiz ve aciz kalmaktadır.
İnsana bu dünyada anlam bahşeden şeyin yaşam gayesi olduğunu düşünülmelidir. Kişi bu dünyada niçin varolduğunu bilirse boşluğa düşmeyecektir.
“İnsan Tanrı’ya kulluk etmek için yaratıldı. Kulluk görevini ihmal etmemek için yaratıldı. Hayatta kalmak için birtakım maddi şartlara ihtiyacı vardır, ancak ondan asıl istenen, yaşamını Tanrı’nın rızası için düzenlemekti.”
Bu bilinçle yaşayan insan ve toplumların, Tanrı’nın rızasına uymayan davranışlardan uzak kalacağını, tek amacının kulluk olduğunu bilen insanın da Tanrı dışında kimsenin egemenliği altına girmeyeceğini düşünülür.
Aynı zamanda yaşama yön veren doğru ve yanlış kategorilerinin de ilahi bir güç tarafından belirlenmiş olması da bireysel çıkarlar uğruna doğruların değiştirilmesine engel olacaktır.
Bu da güçlü olanın genel geçer doğruları şekillendirmesinin önüne geçecektir.
Bir Doğu inancı olan Konfüçyanizm’deki “Tanrı her şeyi açıkça görür ve bütün işlerde insanlarla beraberdir.” prensibi de insanın yapıp ettiklerinin Tanrı tarafından görüldüğünü, ve insanın bu inançla yaşadığını anlatır.
Toplumsal kaosun oluşmasına müsade etmeyen bu durum Doğu öğreti ve dinlerinde varolan ilahi güçle irtibatta olma duygusu ile gerçekleşmektedir.

Doğu Dinlerinde insanın dünyaya bir gaye ile gelmesinin hem insanı hem toplumu ayakta tutan bir inanç olduğunu düşünülür.
Sadece kendi bireysel ihtiyaçlarını önemseyen ve onları tatmin etmek için uğraşan batı insanı içindeki boşluğu dolduramaz ve intihar vakaları daha çok fiziki ihtiyaçları (en çok) tatmin edilen bu ülkelerde görülmektedir. Batı medeniyeti, insanoğlunu salt fiziki gereksinimlerini karşılayarak yaşatabileceği yolundaki, özünde mekanik ve kaba inancını sürdürmeye devam ettiği için, şiddetten kurtulamıyoruz.
Hıristiyan dünya görüşünde insanın günahkar olarak dünyaya gelmesi ile İslamiyet’te insanın Allah’ın halifesi olarak yaratılması arasındaki fark iki dünyayı birbirinden tamamen koparır. İslamiyet’e göre insan bu evrenin yaratılma nedenidir. Ve bu bilgi insanı dünyada büyük bir sorumlulukla ayakta tutmaktadır.
Allah’ın halifesi olmasının insana bahşettiği değerin onu semavi varlıkların en yücesi konumuna taşıdığını belirtmektedir.
Batı insana böyle bir değeri layık görmez.

İnsan yaşamsever ve ümitli olma özelliği ile yaratılmıştır. Bu anlayış kişiye kendi yaşamında sevecen bir hal kazandırır. Kendisi ve çevresindekilerle ilgili kanaatleri olumludur, Kendisi ile ilgili ümitlidir ve yapılan hataların telafisi olduğunu bilir. Kimseye kendisini kabul ettirme derdinde değildir. Yalnızca yaratana hesap vereceğini bilir.
Aynı zamanda eğer bir hata yaparsa tevbe edebilir ve yeniden başlama şansı vardır.
“İnsanoğlunun değişebilmesi, kişiliğini, hayata yeni bir bakış açısı geliştirerek ‘dönüştürmesi’ ile mümkün olabiliyor. İnsan hayatla, yaşamı destekleyen tutkularını harekete geçirerek, yeni bir hayatiyet kazanarak bütünleşebiliyor.
Çamurdan yükselmek Doğu dinleri’nde kişinin hayat boyu mücadelesini vermekle yükümlü olduğu çabadır. Kişi yaratanın merhametine sığınarak ruhunu yüceltmeye çalışır.
Manevi tarafını besler ve nefsinin kendisini aşağılara çekmesine müsade etmez. Konfüçyanizm’de kişinin kendi ruhunu yüceltmesi için çaba sarfetmesi gerekmektedir ve bunu ancak insanları severek, iyi ilişkiler sürdürerek gerçekleştirebilir.
Doğu toplumlarında insan tanımlanırken sadece madde tarafı değil mana tarafı da ortaya konulur.
İnsanın varlık aleminde yalnızca bedeninin ihtiyaçlarını karşılamak ve hayatta kalmak için varolmadığını, asıl gayesinin manevi tarafını yüceltmek beslemek ve ruhunu yüceltmek olduğu vurgulanır.

Batı her şeyi akılla açıklamaya çalışır, açıklayamadığı konuları reddeder. Sadece bilimsel olarak ispatlanabilmiş olguların doğru kabul edildiği bir kültür insanı anlamaya yetmez.
Bunun karşısında Doğu felsefesinde yaşamın görünen ve görünmeyen yüzüne inanmaktan bahseder.
“Biz, dayanılmaz acıları, coşkulu sevinçleri, tehlikeleri, güvenli sığınakları, tez ve anti-tezleriyle bu anlaşılmaz ve büyüleyici yaşamın kendi beyin yapımızın ve kullanabildiğimiz yöntemlerin çok dışında bir sistem tarafından yönetildiğini biliriz.”
Bu bağlamda bir Tanrı’ya inanmak ve Tanrı’nın yasalarını kabul etmek Doğu felsefesi için vazgeçilebilir bir durum değildir. Doğu kişinin manevi olana yönelerek problemlerine çözüm bulacağına inanır ve inanma duygusu kişiyi daha ümitli bir hale getirir.
Doğu dinleri kişilerin başkalarına zarar verecek eylemlerden kaçınmalarını emreder.
Buna gore insan bir iş yapacakken iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğuna karar vererek hareket edebilir.
Bu mantıkla bireye veya topluma, ya da çevreye verilmiş herhangi bir zarar kaderci bir zihniyetle açıklanamaz.
Doğu toplumlarında kişinin kendi eylemlerinin sonucunu hesap ederek ve neticesinde de hesap vereceğini düşünerek yaşaması esastır.
Yeryüzünde meydana gelen facialar deterministik bir bakış açısıyla açıklanmaz. Çevresinde olup biten olaylarda bir payı olup olmadığını sorgular.
İnsan, irade edebildiği kadar insandır.
Doğuda insanın özgür olduğunu, bağımsız olduğunu teslim etmiş olması çok önemli, bu anlayış, insana duyulan güven onu tensel ve ruhsal –maddi ve manevi- dayatmalara karşı durmak üzere yüreklendirir ” Böyle bir insan dünyadaki her şeye karşı içinde bir sorumluluk hisseder. İnsanın nesneleşmesinin önüne geçer.
Aynı zamanda kendi eylemlerini hesap etmesi gerektiğini, sonuçlarına da katlanması gerektiğini bildiği için Hıristiyan dünyasındaki günah çıkarma eylemi gibi bir başkasının onu affedebileceği duygusundan da uzaktır.
Somut insan Dünyadan ve kendisinden sorumlu olan insan, kendisini gerçekleştirebilmek, bilgiyi aktif olarak aramak, eylemlerinin ahlaki sorumluluğunu yüklenmek için özgür ve özerk, kendisinin efendisi olmak zorundadır.
Doğuda yeryüzündeki her şeyi insana emanet verilmesi düşüncesi Batı’nın kullan ve tüket algısı karşısında değerlidir. Bu algıya göre kişi yaşam boyu hayatını idame ettirecek şeylere sahip olmak ister, ama asla onlara istediği gibi davranabileceğini düşünmez. Har vurup Harman savuramaz, ya da başkalarının zarar göreceğini bildiği bir şekilde kullanamaz.
Batı’da mülkiyet esasının kişiye sahip oldukları şeyleri istedikleri gibi kullanma hakları olduğunu, ve bunun için kimseye hesap vermeyeceklerini belirtir.
Kişi eğer içinde yaşadığı bölgede diğer insanların ihtiyacı olan bir mala sahipse, bu mala zarar verdiğinde topluma karşı kendisini sorumlu hissetmez, aynı zamanda herkesin ihtiyacı olan bir mala yalnızca kendisi sahipse ve bunu paylaşmıyorsa kimse ona karışamaz. Bunu da gönül rahatlığı ile yapar.
Kişinin eylemlerini helal-haram terazisi ile ölçmesi İslam geleneğine ait bir kavramdır, yapılacak işin kişiye ve topluma faydası ve zarar göz önünde bulundurulmaksızın yapılamayacağını düşünülür.
Mesela pertol şirketleri daha ucuz bir yeni enerji türünü satın alıp ortadan kaldırdıklarında, toplumun esenliğini düşünmemekle suçlanmazlar.
Gıda imalatçıları raf ömürlerini uzatmak için ürünlerine muhtelif zehirler kattıklarında insan sağlığı ile oynamakla suçlanmazlar.
Satın almamak özgürlüğü diye bir hak vardır, isteyen alır, istemeyen almaz ama… ama her yasal hak helal değildir.
Batı zihniyetinde eğer bilim adına bir adım atılması gerekiyorsa, etik değerler söz konusu değildir.
Nükleer silah denemesi yapılacaksa sonuçları hesap edilmez. Herhangi bir gelişme daha fazla insanın zarar görmesine sebep olsa da gerçekleştirilir.

Batı dünyasında insanların düzeyli, mesafeli ve çıkara dayalı yüzeysel ilişkileri karşısında Doğu geleneğinde birliktelik önemsenir.
Gaziler, Kırklar, türbeleri, aşevleri, hastaneleri, ibadethaneleri, silahları, savaşlarıyla kadın-erkek sıradan halkın günlük yaşam pratiğinin ayrılmaz parçalarıdır.
Birlikte yer, birlikte içer, birlikte üretir, birlikte söyler, birlikte dinler, birlikte söyleşirler.
Böyle bir toplumda savaşa giden halkın kendi çocuklarıdır, yaşanan bir olayın tarafları halkın kendisidir. Tüm insanlar aynı anda hem acıyı hem sevinci paylaşırlar.
Kimse kendini yaşananlardan soyutlayamaz.

Doğu ve Batı toplumlarında insanın konumunu ve değerini karşılaştırdığında birbiri ile tamamen uyumsuz bir resim görülmektedir.
Batı kültüründe arzularına ulaşmak ve dilediğince tüketmek amacıyla yaşayan insanın Doğu kültüründe paylaşmak ve fedakarlık yapma gayretinde olduğunu düşünülür.
Doğu felsefesinde insanın dünyada bir yaşam gayesinin olması – Tanrı’nın rızası, nirvanaya ulaşmak, ruhunu yüceltmek vb.- insanı ayakta tutan ve tatmin eden bir olgudur.
Bu durum insanın boşluğa düşmesine engel olur.
İslamiyet ile Hıristiyanlık karşılaştırdığında insanın İslamiyet’te Allah’ın vekili olarak dünyaya gönderilmesinin Hıristiyanlıkta günahkar olarak doğması fikri ile taban tabana zıt olması İslamiyet’te kişinin yaşam sever bir kişilik oluşturmasına sebep olur. Çünkü İslamiyet kişinin dünyaya tertemiz geldiğini, yaşam boyu yapacağı hatalardan da dönebileceğini söyler.
Batı’da insanın kendisini hakim sistem içinde herhangi bir ‘şey’ gibi hissetmesine sebep olan baskılayıcı veya yok edici durum Doğu felsefesinde görülmez.

Batı’da kalabalıklar içerisinde farkına varılmamış bir ‘şey’dir insan. Doğu’da kişinin kendisine has çeşitliliği ortaya koyması, kendisini gerçekleştirmesi zenginlik sayılır.
İnsanın asıl görevi ruh ve beden bütünlüğünü tamamlayarak kendisinde varolan yetenekleri keşfetmek ve ortaya koymaktır.
Batı toplumlarında insanın sadece bedensel ihtiyaçlarının tatmin edilme gayretinin Doğu’da karşılık bulmadığı, Doğu kültüründe insanın manevi ihtiyaçlarının göz ardı edilmesi söz konusu değildir.

Doğu inançlarında insanın asıl gayesinin ahlaken daha yüce bir kişiliğe bürünmesi ve kendisini yüceltmesi olduğu, Batı’nın ise insanın mana tarafını görmezden geldiği ortadadır.

Bilimsel açıklamalar dışında herhangi bir bilgiyi yok sayan Batı karşısında Doğu’nun sezgilere yer veren tavrı daha anlamlıdır. Doğu dinlerinde yaratılmış tüm canlılara karşı merhamet duygusuyla muamele edilmesi, başkalarına zarar verecek eylemlerden kaçınılması, ve eylemlerde doğru-yanlış, helal-haram gibi etik değerlerin olması Batı’nın kural tanımazlığı karşısında toplumu ayakta tutan önemli ilkelerdendir.

Üzerinde düşünülmesi gereken “ilerleme”nin ne olduğudur ya da medeniyetin aslında kime hizmet ettiği…

Düşünce & Tedavi