Archive for the ‘Davranışlar’ Category

inceleme

insana zaman hediye edilir, insan zamanı harcar...
kendisine gösterilenleri bilir, başka birşey bilmez...
(programlanmış) doğruların peşinde koşar (kendine göre)

maddi hayatla bu kadar iç içe olmadığımız zamanlarda "insan hayatı
doğru ve gerçeğin peşinde geçer" diye düşünülürken günümüze yaklaştıkça
"insan hayatı doğruların (özelliklede kendi doğrularının) peşinde
koşarak geçer" olarak sadeleşmiş,günümüzde "insan hayatı paranın-gücün
peşinde koşarak geçer" şeklini almış gözüküyor.

eski günlere baktığımızda "fiziki dünyadaki doğru kavramını evrenin
doğrularından ayırt edebilmeye farkındalık denir. Fiziksel dünyadaki
doğrular toplumsal baskılarla,korku ve zannetmelerle toplumun tıpkı tek
bir organizma gibi kendini koruması ile oluşmakta oysa evrenin, yaşamın
doğrularını gerçek kabul ederiz. Evrenin doğruları ile fiziksel dünyanın
doğruları arasındaki fark: evrenin doğruları gelişir, fiziksel dünyanın
doğruları ise değişir.Örneğin fiziksel dünyada kabul gören, yüzyıllardır
değişen bir sürü doğruya rağmen "sevgi" sürekli gelişmiştir.

Kesinlik

Evet  bugüne kadar herbir insanın tek tek veya beraberce bir çok yargısı, öngörüsü olsa da sahada (pratikte) yada o anda oluşan parametrelerin değişkenliği yüzünden yaşam için kesin konuşmak sadece yönlendirme çabasıdır. Yaşamı ilişkiler yumağı olarak düşünürsek, ilişki kapsamındaki herbir ögenin tekil ve çoğul ilişkilerini mikrodan makroya hesaba katabilirsek ki buda zamanın içinde yer aldığı sürece değişken olacaktır, “böylece kesinliği oluşturabiliriz” diyerek hiçbir yere varamayız. Kesinlik ancak değişkenlerin yada göreceliliğin matematiğini oluşturduğumuzda ortaya çıkabilir. Şimdi bir kesinlik oluşturmaya çalışalım.  Oluşturan kişi A olay ise “H” olsun. Konu ile ilgili olarak A’nın geçmişte yaşadığı deneyimler “PE”, başkalarına ait olan deneyimler ise “GE” olsun. Alternatif düşünceler için  “U”, vücud kimyası için “BC”, uzun dönem “L” kısa dönem “S” hava durumu “N” beyin kurgusu ve bakış açısı  “V”, etki-tepki “R”, şuan faktörü “X”

H> ((L.V+S.BC) /N + ((PE+GE)-U).(S.BC))+(S.R).X= kesinlik

Böyle bir formül işe yararmı? Tabi ki yaramaz. İnsan düşüncesini yakalamaya çalışmak sabunu tutmaya çalışmak gibidir, boyna elinizden kayar gider. Ancak duygu kalıplarını öğrendikçe kestirilebilir bir hal alır.

Kadın…

Varlığında barındırdığı özelliklere bakarak bir kadına sadece insanın dişisi demek herhalde erkeklerin korkusu olsa gerek.


 
Kadın:1.Yetişmiş dişi insan, erkek yada adam karşıtı.

2. Er görmüş kadın.

3. Eskiden bayan anlamında kullanılırdı.

4. Analık veya ev yönetimi bakımından gerekli erdemleri olan……….. Kadıncık: idareli, terbiyeli ve kendi halinde

1959 basımlı bir Türkçe sözlükte yazılanlar bunlar.Peki hayat ve erkeklerin işleri (dünyası) ile boğuşmak dışında kadın ne yapar? Gerçekten kadın olabileceği, kadınlığını tam yaşadığı zaman varmıdır? Tabi ki bu sorgulama bir genellemedir ve bir çok kadın farklı iddialarda bulunacaktır. Ancak samimi olmaya çalışalım, kaç kadın kendine has dünyasını keşfetmeye çalışmıştır. Bırakın erkekleri, kadınlar  kendi aralarında bile birbirlerine hep sen anlamazsın diyen gözlerle bakmıyorlarmı? Üstelik -erkeklerden dolayı- eğreti oturdukları bu yaşamda.

En temele inmeye başladığımızda, erkek taş çatlasın 12 renk görürken, kadın 256 rengi bırakın görmeyi hepsini tek tek yaşar. Ayrıca normal bir erkek renkleri görse de sadece iki renge, siyah ve beyaza göre yorum yapar. Bu ne demek, şu demek: kadın tüm duygu nüanslarını yaşayacak şekilde programlıdır. En negatif  kadın bile pozitif yapısından dolayı negatif gibi gözükür..Çünkü üretimin, yaratıcılığın kaynağı kadınlardır. Yani yüzyıllardır olan, ‘erkek bakmış-kadın görmüş.’ Kadın yaratma ve üretme işine o kadar dalmışki, erkek yaşamı (dünyayı), görünen yaşamı resmen istila etmiş. Şimdi ise ‘erkek dünyası kardeşim’ diyerek teselli arıyor. Bakın burda çok gerçek bir şey var: kadın ve erkek kesinlikle birbirlerine rakip olamazlar, bu hiç bir açıdan mümkün değildir.Burada anotomik, fizik vs gibi konulara dalmak o kadar anlamsız ki. Hiç düşünce üretmeye bile gerek yok, sadece doğaya bakmak bile tüm soruları cevaplar, çünkü biri elma biri armut………

Biz erkekler dişilik özelliklerini kullanmadığımız zaman neredeyse tamamen aynı düşünce tarzı ile yaşarız. Sanki her erkek aynıdır. Farklılıklar dişi özelliklerini kullanmaya (bilinçsizce bile olsa ) başladığımızda ortaya çıkar. Oysa kadınlar birbirlerinden hep farklıdırlar ve kendilerini bile  anlamakta zorluk çekerler. Bu dişi için zamanın hep akmasıdır, yani kadın geçmişten geleceğe doğru yaşar ve tüm ayrıntılara bakar. Böylece erkek için sadece siyah beyaz olan görüntü bir kadın için ‘gökkuşağı’ na dönüşür.

Günümüzde erkekler kadınları yada dişiliği anlamak için özellikle fiziksel görünümlerinde kadınsılığı  denemektedirler ama bu sadece sığlıktan öteye gitmez. Tabi bunun tersi de var. Kadınlar da bizi anlamak için bilinçaltından gelen bir dürtü ile erkeksi bir şekle büründüler. Egemen erkek ideolojisinin işgalini kırmak için erkek gibi konuşan, erkek işleri yapan, erkek gibi giyinen hatta cinsel hayatlarını erkek gibi yaşamaya çalışan bir çok arkadaşımız oldu. Bu toplam, mutsuzluğu yarattığı gibi gerçekleri bulmada en iyi yöntem olabilir.

Zamanında kadın egemenliği  de denendi. Anadolu’da ve daha başka yerlerde kadın tanrıçalar, baş tanrıça, ana tanrıçalar  vardı. (bu yazı tarih yazısı olmadığı için detayları yazmıyorum.) Çeşitli kavimler geldi geçti.Şimdi baktığımızda kadınlar rahat yaşamak için parayı seçmiş durumdalar. Paraya akıl ile veya bedensel olarak ulaşabiliyorlar. Buraya kadar güzel ! Sonra………

Bu gün artık masumiyetimizi kaybetmiş ve zamanın her diliminde hesaplı davranan yaratıklarız. İnsan demek zor geliyor çünkü ‘lütfen artık iyi bir insan adayı olalım’ desek hepimiz gülmekten yerlere yatarız, biz zaten insanız deriz ve insan olmanın nasıl olduğunu unuttuğumuz için bu ve benzeri cümleler bizler için geyiktir.

Aslında tüm konu güç paylaşımı. Güç kimin elinde, kim sahip olacak, kim kullanacak. Gerek varmı ? soru bu zaten. Günümüzde yaşam deyince herkesin aklına güç gelirken  yaşamı geliştirmek kimin umurunda, parası olan, gücü olan zaten yaşar demek hiç yakışıyormu insana…

Umut kadınlarda. Onlar öğretmen-ana. Ama ilkellikten sıyrılınca…

Zannetmek

‘Sabah uyandığımda güneşi gördüğüm için bu günün, diğer günlerin ve nerdeyse herşeyin iyi olduğuınu düşündüm. Büyük bir enerji doldu içime, zaman hızlanmıştı. Birbiri ardına bugün yapacaklarımı o büyük enerji ile birlikte planlamaya, hayal etmeye başladım. Ertelediğim herşey aklıma  gelmeye başladı  ama bugün yeni bir gün!.. Sabahın tüm kurallarını, yüz yıkamayı, diş fırçalamayı, kahvaltı yapmayı becerdikten  sonra oturduğum anda birden hava kapadı.. İnanamıyorum !… O kadar plan yapmıştım. Herşey çok güzeldi,. güzel gelişiyordu. Ne yapacağım şimdi?…’

Hep yaşadığımız şeyler…..

Ancak burada önemli olan nokta acizlik, kendi hayal dünyasında hapsolmak cinsinden durumlar değil. Hayatımızı  toplum ve  geçmiş zaten belirlemiştir,  biz ya uygularız yada kaçmaya çalışırız. (ama sadece çalışırız) Hani çemberin neresindesin sorusu gibi… Bizim   yaşadıklarımız   daha önce yaşananlardan daha zengindir. Çünkü durağanlık  erimekte, form değiştirmektedir ve yaşam üst üste birikir hemde tüm yaşananlarla. Her şey durağan halde yani titreşimsizlikle başlayıp rezonansa gelip yaşama geçer, titreşir.

Yalnız  başlayıp demek, sadece anlamak açısından doğru olabilir, çünkü durağanlık zaten hep varolmayı, zamansızlığı gerektirir. Mesela sevgi her zaman her yerde durağan halde var iken onu rezonansa geçiren  bir durumdan dolayı yaşama geçer, titreşir. Bu açı başlangıcın olmadığını fakat  kişisel başlangıçların olduğunu anlatabilir. Yani sevginin ( geniş manada) başlangıcının olmaması gibi.. Ama çocuk fikri, bir kadının sevgisini durağandan yaşama geçirebilir, başlatabilir. Hatta kadın olmaya bile gerek kalmadan altı yedi yaşlarında bile daha ufak çocuklara annelik sevgisi ile yaklaşmış olmamız olası.

Bir diğer konu kaçma konusudur. Buna etki-tepki de diyebiliriz.Dünya’nın işleyiş sistemi, doğa yasalarına baktığımızda ve diğer canlıları gözlediğimizde, sistemi görebiliriz.Güzel olan sistemin yaşıyor olmasıdır. Yaşayan sistem bir yandan çeşitlilik oluştururken diğer yandan kendini sağlama alır. Nasıl mı?… Kendine alternatif yaratarak. Mutasyon, doğal seleksiyon, komünizm hatta vejeteryanlık, homoseksüllik ve bir çok savunduğumuz, inandığımız, gerçek dediğimiz yaşananlar….Kendisinin sonu olduğunu bilen ve buna göre yaşayan insan o büyük korkudan dolayı bir fikre, bir akıma saplanmak, inanmak zorundadır.Yani yere bastığımızda yerçekimine güvenerek düşmeden ayakta kalabileceğimiz fikrine saplandığımızdan dolayı herşeyin bize hizmet ettiğine inanmamız gibi. Evet homoseksüel bir insanın ‘ben böyleyim’ fikrini savunması, buna gerçekten inanması doğrudur. Hatta vejeteryanlığın bile felsefesi  varken hepsi mantıklıdır. Oysa hiç bunların sistemin kendini ayakta tutabilmesi için ortaya çıktığını düşünecek kadar vaktimiz olmamıştır.Ayrıca tüm bunlar son derece gereklidir de.( çeşitlilik ) Çünkü farklılığı bütünün içinde yaşayabiliriz.

Bizler bu beyne sahip olduğumuz sürece hayatı zannederek yaşamaya devam edeceğiz. Tüm yaşananlar zannederek başlar, zannederek gelişir ve biter.Her insanın farklı bir yapıda olması her bir bağımsız olayı farklı algılamasına yol açar. Bu insanın kapasitesine, o anki seviyesine bağlı olarak gelişir. (mi? yoksa bu da bir zannetmemidir?)

Kendimizle uğraşmadıkça zannetmenin farkına varmak güçtür, hatta zannederek  yaşama fikri son derece saçma gözükebilir. Konu ne kadar akıllı olduğumuz, ne kadar başarılı olduğumuz vs  değil farkındalığımızdır. Ama bir büyük tehlike var.Farkındalığımızı bile zannetmelerden oluşturmuş olabiliriz. Çünkü ‘zannetme’  işletim programıdır. Zannetmenin diğer bir söylenişi  ‘öyle olduğuna karar vermek’ tir. Zaman içinde ufak tokatlar yerken ortaya bir soru çıkar: ya tüm bunlar zannetmekten ibaretse? İçsel ses biraz temkinli, biraz korkulu geride durmaya çalışırken dış ses -beynimiz- bir sürü psikolojik savunma mekanizmaları üreterek bizi düşünmekten alıkoyar. Bir çeşit sarhoşluk. Etrafımızda arkadaş canlısı, hoş sohbet, dünya insanı diye nitelendirebileceğimiz bir çok insan (hatta belkide biz bile böyle olabiliriz)  iç sesinden kaçarken böyle olmuşlardır.Ortak özellik konuşkanlık olabilir. Birden bire içe dönmeye kalktığımızda da hiç birşey gözükmez ve bu durumda klişe bir cümle kullanılır ‘çok düşünme kafayı üşütürsün’ Evet düşünme işini beyne bırakırsak sistem hatası yada işletim hatası ortaya çıkabilir. Sebeb beyinin üretkenliğidir.

Herşeye rağmen zannetmek peşinden her türlü inancı ortaya çıkardığı için gereklide olabilir. Tanıdığım, uzun yıllardır uzaktan izlediğim bir arkadaşım -ki kendisi bu coğrafyada üretken sayılabilir- kendisini işinin birkaç branşında birden Türkiye’nin en iyisi zannediyor. Kendi camiasında pek sevilen birisi değil. Kendinden başka birinin varlığına tahammül edemiyor, yani megaloman.Yine de maddi zenginliğin zor yakalandığı bir işi yaparak zengin olmuş bir kişi. İşte inanç..Çünkü kendi yarattığı, zannetmeler üstüne kurulu dünyasını  doğru, var, gerçek ve tek sanıyor. Enteresan olan o da inancın önemini biliyor ve inanmak gerektiğini dile getiriyor. Peki ama yaşam sadece başarılı olmak, maddi zenginlik yada kariyer mi acaba? Görünen o ki insan sürekli hikaye yaza yaza, uydura uydura, zannede zannede, kafasını hiç kaldırmadan ömür tüketiyor. Biz bize verilen ömrü bu kadar rahat harcamaya layıkmıyız? ‘İşim var, acelem var, çok önemli bir görüşme..’ Bu kandırmacalarla hayat giderken hayattan emekli oluncamı kendi parmak izimizin tek olduğunu anlayacağız.

Zannetme ile gerçek arasında seyahat edebilmek için ehliyet lazım. Bu, bir kurstan çok kişisel çaba gerektirebilir.Vaktimiz varmı? Bu konuya veya kendimize ayıracak vaktimiz varmı? Varsa ilk yapılacak olan herşeyi zannetme kabul edip ayıklamaya başlamaktır. Bu, yaşam devam ederken yapılan bir çalışmadır. Mesela ben bir yerde oturuyorum.Vücuduma  bakarak ben bundan ibaretim dedikten sonra zannetiğim kadarıyla bu kadarım demek gerekir. İnsan gördüğü kadarın dışında da var-dır. “Gördüğü bir elbise…”  Böylece ya bu kadar değilsem sorusu ortaya çıkar. Mesela yaşadığımız ilişkilerde bir takım yargılara varırız. “Ya öyle değilse” sorusu çok önemlidir. “Ya ben öyle zannediyorsam?”  İşleri beynin sorgulamasına bırakmadan içimizi dinleyerek yaşamak umudu ile….

PROGRAMLAMA

*YALNIZLIK
İnsanın kendisi ile buluştuğu, yürüyüşler yaptığı platforma yalnızlık denir. İnsan ve kendisi kavramını biraz açmak gerekebilir zira  insanda üç unsur vardır. Yaşayan-yargılayan-gözleyen. Her insanın varlığında bulunan ve yaşayan haliyle farkında olması gereken yapılardır. Yaşayan kısım en öndeki  görünür halimizdir. Kendini aramayan, sorular sormayan insan diğer iki halini -hissetse dahi- bilemez. Yargılayan halimiz aynen bir davadaki gibi hakim, savcı, avukat ve sanık arasındaki ilişkileri canlandırır. Yaşayan halimizle içses dediğimiz düşünceler bu yargılama sürecinde ortaya çıkanlardır. Yaşanan bir olayda anlık tepkimiz yaşayana, daha sonraki düşünülmüş tepkimiz ise yargılayan tarafımıza aittir. Biz yargılayan tarafımıza bazen vicdan, bazen mantığımın sesi deriz. Gözleyen ise herzaman kayıt tutan fakat dilsiz bir çocuk gibidir, insanın özüdür. Burası bizim ışığımızın yandığı masumiyetimizdir. Yaşayan ve yargılayan zamanın içinde ilerlerken gözleyen için zaman yoktur ve onu hiç aldatamayız. Yaşayan tarafda beş duyu organının süzgeçi hakimdir. Yaşamdaki anlar etki-tepki, e-göre, onay, oyuna kabul edilme,var olma biçiminde değerlendirilir. Yargılayan kısım yaşanan ve yaşanacak anları muhakeme eder ve iç asayişi korumak adına kararlar verir. Gözleyen kısım beş duyu süzgeçinin göreceli ve yetersiz olduğunu, yargı sonucu alınan kararların her an değişebileceğini, hepsinin bir oyun olduğunu yaşamın manasının başka olduğunu bildiğinden hiç ses etmez, hep kaydeder. Yaşayan insan önce yargılayan insana gider ama çözüm herzaman zamanın ötesindeki gözleyendedir. Gözleyen yanımıza ulaşmak kolay değildir ve eğer bu konuda yani kişisel gelişimimizle uğraşmamışsak ona ancak istem dışı, bilmeden gideriz. Çünkü ve maalesef masum değiliz. Bu yol manevidir ama dinsel değildir. Gözleyenin evine girerken kapıda beynimizi bırakıp içeriye kalbimizle girmemiz gerekir. Bunun için beyni susturmayı, yargılayan insanı durdurmayı bilmek gerekir. Bununla ilgili doğu ve batı felsefelerinde birçok akım vardır. Oysa yaşayan tarafımızla bunları diyet, yaşlanmama, spor, sosyal olma, arkadaş bulma  biçimlerine soktuk. Yalnızlık konusuna dönersek bu bakış doğrultusunda gözleyenle yaşayan insan arasındaki bağlantının kurulmaması sonucu kişinin düştüğü boşluk, hiçlik hissi diye tanımlayabiliriz. Ancak yaşayan tarafımızla algıladığımız yalnızlık, etrafımızda anları paylaşabileceğimiz kimse olmaması durumudur. Bu gerçeği ifade etmez çünkü hiçbir zaman aynı şeyi paylaşamayız. İkiz kardeş olsak bile. İnsanlar yanyana geldiklerinde yalnız olmadıklarını, bir şeyler paylaştıklarını düşünseler bile bu bir zannetmedir. Yalnız olmamak için yanyana değil iç içe olmak gerekir.
Yalnızlık bir düşünce biçimidir. İnsan, yanında birileri olsa da, olmasa da yalnızlığı hissedebilir. Ancak problem olan yalnızlığın negatif yönüdür. Çünkü yalnızlık geçmişten gelen korkuların besinidir. Herşeye rağmen heran yalnız yaşarız. Düşüncelerimizde yüzdeyüz birlik sağladığımız kimse yoktur. Burada üstünde durulması gereken yalnızlığın pozitif yönüdür. Kendimizle buluştuğumuz platformdur yalnızlık. Kendi ile barışık olmak bu platformda yapılan yürüyüşleri anlatır.
Geçmişin mirası olan korku, yaşanmış deneyimlerimizden beslenerek bizi yalnızlığımızın keyfini sürmekten alıkoyar.
NLP ve MRP uygulayabilmek için ilk olarak yalnızlık yolunda ilerlemek, yürümek gerekir. Bunun içinse gerekli olan enstruman düşünen, ses çıkaran bir beyindir. Her birimiz düşündüğümüzü iddia etsek de aslında sürü ile birlikte var olmaya çalıştığımızdan çoğunlukla oto pilotta uçarız. Oysa toplumu bireyler değil bireyler toplumu oluşturur ve bu ifadeyi anlayan-yaşayan  birey olur.

*YÜZLEŞME
Hayatımızın herhangi bir noktasında bulunurken yaşadıklarımız ve yaşayacağımızı zannettiklerimizden rahatsız olduğumuzda, kişisel sorgulamalar başlar. Eğer yalnızlıkla problem yaşamıyorsak -ilk aşamada onu aşmalıyız-   belli zamanlarda kendi içimize dönerek hafızamızdaki kayıtları seyretmeliyiz. En aşağıda ve neredeyse hepimizin göreceği: çocukken duyduğumuz ‘yapma!’ komutudur. Bu komutu anne-baba olduğumuzda bizde veririz. Enteresan olan şey, bu ifade küçüğün terbiyesinden çok büyüğün huzurunu bozmamak için kullanıldığı ve buna gerçekten inanılmasıdır. Bu bakışa göre uslu olan yani ‘yapmayan’ çocuk büyüdüğünde de o kadar terbiyeli, uslu olurki hiçbir şeyi yapamaz, beceremez. Tersten bakarsak fikirleri, düşünceleri ifade etmekte, tepkileri vermekte engellenen kişiler omurilik hastalıklarına, arka bölge ağrılarına maruz kalırlar. Daha ötesi bu engellemeye saplandığımızda felç, omurilik iltihabı, beyin zarı iltihabı gibi rahatsızlıklarla karşılaşabiliriz. Karşılaştığımız tüm hastalıklar zihinsel problemlerimizle bağlantılıdır. Dolayısıyla sağlıklı olmak zihnin sağlıklı olması manasına gelir. Eğer karar verme, harekete geçme, ifade problemleri yaşıyorsak zihin bu problemleri ortadan kaldırmak için gerekli düzenlemeyi yapar ve felç olmaya kadar gidebilecek bir süreç başlayabilir. Çünkü hayatta kalmak ve zorlukları yok etmek beyinin geçmişten aldığı mirastır. Bu örnekleme başımıza gelebilecek ağır durumlardan biridir ama bizler genelde küçük ölçekli problemlerle boğuşur, günün içinde kayboluruz.

Bilmek, korku ve kaygıları ortadan kaldırabilir. Neyi niye yapamadığımızı bilmek bir çeşit yüzleşme durumudur. Beyinin işleyiş biçimi, ana komutları açısından objektif olmamız kolay değildir ve geçmişte yaşadıklarımızı hep dış sebeblere bağlarız. Onun, bunun, şunun yüzünden demek en kolay sıyrılmadır. Bu bakış kesinlikle yanlış. Geçmiş kayıtlarla yüzleşirken kişi ve olayların üstünde durmadan sadece düşüncelerle uğraşmalıyız, aksi taktirde kendine ağlayan, acıyan kimlikler oluşur ki insan için bundan daha kötü bir tarz yoktur.
Yüzleşme insanın geçmişte yaşadıkları içinde hapsolması değil, buralardaki düşüncelerden yola çıkmasıdır. Genelde insanlar şuan içinde geçmişlerini yaşarlar. Örneğin ‘böyle gelmiş böyle gider’, ‘sen hep böylesin’ ‘ben eskiden…’ gibi cümleler sık sık başvurduğumuz ifadelerdir.
Yüzleşmek için belli kabullenmeler içinde esneklik göstermeliyiz. Geçmişte yaşadığımız olaylarda yer alan kişiler de birer insandır ve herkes nehirde boğulmamak için birbirine tutunurken bilinçli-bilinçsiz bir çok şey yapar. En başta anne-baba dediğimiz kişilerin davranışlarını, ne dediklerini, ne demek istediklerini, onların da bir yaşamları olduğunu,  onların da insan olduğunu ancak anne-baba olduğumuz da yavaş yavaş anlamaya başlarız, tabi hesaplaşmıyorsak. Arkadaşlarımızın davranışlarını ‘var olma savaşı’ içinde düşünmez isek hep yanılır, kendi üstümüze alınırız.
İçimizdeki güç doğrultusunda davranışlarımızla, kişiliğimizle, sırlarımızla uğraşmalıyız ama bunun için ya bilgi ya da yardım gereklidir. Öncelik sırasına göre; insan, kadın-erkek, ebeveyn, akraba, arkadaş, diğerleri, hayvan, nebat, doğa, toplum, dünya, dünyalar hakkında bildiklerimiz arttıkça yaşamımız zenginleşir ve güçleniriz. Bazı insanlar güçsüzlüklerini para ile kapatmak için bunları satın alırlar. Ancak herzaman kişilik olarak güçsüzlükleri devam eder. Yardım konusu ise tamamen yardım edenle kurulan dürüst, samimi ilişkiden ibarettir ve içinde başka birşey barındırmamalıdır.
Her insan yüzleşmeyi beceremez. Yüzleşme isteği, kişisel gelişim isteği ile gelişir.

*5 DUYU ve ÖTESİ
Detaylara indikçe daha da genişleyen, gelişen bilgilerle karşı karşıyayız. Örneğin belli bir süreç sonunda oluşan hastalıkların izini beyinde takip edebiliyoruz. Artık kuantumdan bahsetmeye başladık. Ancak hala büyük bir çoğunluğumuz günü birlik hayata sıkışmış halde hurafeler ve zannedişlerle yaşıyoruz.

İnsanların büyük bir kısmı gözünle gördüğünü, beş duyu organı ile herşeyi algıladığını sanıyor. Diğer bir kısım ötesini bildiği halde öteyi  masal sandığı için hiç hesaba katmıyor. Az sayıda insan öteyi beriyi biliyor ama hayata nasıl geçireceğini bilmiyor.

Bu çoğunluğun içinde beş duyunun sınırlarını bilerek ötesini hesaba katan, yaşayan insan sayısı istisna denecek kadar az. Bu insanların da bilerek yada bilmeyerek uygulayanlar diye ayrıldığını düşünürsek yaşamı sağa sola sürükleyenlerin nelere yol açabileceğini hayal edebiliriz. Sadece beş duyu organı ve bunların elde ettiklerini değerlendiren bir beyinle yaşanan hayat büyük bir yalan olur. İnsan kendi yarattığı teknoloji ile var olanın küçük bir kısmını algılayan  beş duyu organına sahip olduğunu bugün artık bilmektedir.
*İNANÇ
İnanç bir çeşit referans noktasıdır. Ana komut varolma, hayatta kalabilmeyken beynin işletim sistemi doğrultusunda şekillenmiş, detaylanmış bir hayat süreriz. Başlangıçta sadece temel ihtiyaç dediğimiz uygulamaları yaparken, bugün artık temel ihtiyaçlar da dahil herşeyi daha detaylandırarak yaşıyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta her dönem yaşanılanların, edinilen tecrübelerin doğru ve tek gerçek zannedilmesidir.  Bulunduğumuz noktadan geriye bakarak eski insanların ilkel olduğunu, yaşanılanların yanlış olduğunu söyleyip dururuz. Oysa dayanak noktası yaşanılanlardır. Yeniye karar verirken eskiden yola çıkarız. İşin aslı her insan, insanların oluşturduğu doğru-yanlış kavramları ile gerçeğin farkını hissettiğinden dolayı sabit bir korku içinde yaşar (fanilik). Ancak korkuyu bertaraf etmek için farklı korkular yaratıp  bunlara karşı motivasyonlar geliştirir.
İnanç (din dışında) bu tarz bir yürüyüşün sonucudur. İnsan yaşama tam manasıyla uyumlanmamış olmasından dolayı eksikliklerini güce ulaşarak kapatmak ister. İnsanlık tarihinde de gücün karşılığı sürekli değişmektedir. Kimi zaman kaba kuvvet, kimi zaman din ve son zamanlarda olduğu gibi para yada hepsi birden olabilir.
Güce sahip olmanın maliyeti onu korumak olduğundan yeni korkular başlar ve bu da yeni motivasyonlar gerektirir. İnançlar değişir, gelişir.İnsan yaşama uyum açısından kesinlikle birşeye inanmalıdır. İnanacağı şeyin niteliği kişiyi ilgilendirir ve üstelik paylaşılmamalıdır. Bir çok insan bunu hissederek bir alttaki uğur mekanizması ile yaşar. Uğur yada şans objesi gerçek bir inancı yansıtmadığından dolayı sadece oyalanma aracı olabilir.
İnanç ile dini biraz ayırmak gerekir. Din insanın hayrına yönelik, insanı geliştirmeyi, bireyleştirmeyi hedefleyen bir yoldur. Ancak bugün dinin toplumsal olduğunun vurgulanması iyi para getiren bir sektör olmasından dolayıdır. Dinin içinde inanç olmalıdır ama inancın içinde din olması gerekmez. Tüm dinlerin teorisi ile pratiği arasında farklar vardır. Dinler yaşama geçtikleri andan itibaren zaman, insan ve mekan bağlı olarak sürekli değişmeye zorlanmışlardır. Dinlerde yaratanı insanileştirme çabası gözlenir. Örneğin kendinizi yaratıcının çocuklarından biri olarak görürseniz yaratan otomatikman yargıçlaşır. Böylece sürekli kişisel adalet arama ve dolayısıyla rüşvetleşen bir ibadet sözkonusu olur. Bu kavramlar tamamen insana aittir. İnsanlar yaratıcıya merhamet, adalet, sevgi gibi insani özellikler verir, sonrada ibadet ederken dua ederek bunları geri isterler. Oysa bu kavramlar herbir insanın kendi kapasitesi doğrultusunda tanımladığı olgulardır.
Bütünsel düşünemeyen insanın hak, hukuk anlayışı sadece hep bana şeklinde gelişirken birde dua ettiği halde karşılığını bulamazsa isyan etmeye başlar. Tüm dinler bütünsel bakamayan insanlara yol,yordam gösterirken birey (ahlaklı, dürüst, iyi insan) olmayı öğretir. Ancak dinlerin  pratik hayattaki uygulamalarında herşey değişir ve toplumun öne çıkması ile birlikte toplumu yönetenlerde bundan nasiplerini alırlar. Yetişmiş bireylerin oluşturduğu toplum yerine toplumun içinde saklanan bireyler oluşur ki bu bireyler kişi değil toplumdurlar. Daha açık anlatımla birey özne olmalıdır ama toplumun içinde birey nesnedir. Bugün toplumu yönetenler özneleşirken, nesneye dönüştüğünü anlamayan toplumsal insan sürekli şikayet içindedir. Ancak şunu da belirtelim ki özne olmak zor, nesne olmak ise çok kolaydır.
Her insan kendini özne ve özel hissederken şeçtiği insanlar hariç diğer gördüğü insanları nesne olarak düşünür ki bu da kibir ve tanrılaşma çabasıdır. İnsan hayatı yaşamakla yükümlü kişidir.
İnanç, kişinin kendi düşünce sınırlarında içselleştireceği dayananak noktasıdır. Bu nokta kişi tarafından geliştirilse de aslında bahsedilen inanç mekanizmasına sahip olmak, inanmayı bilmektir.

İlişkiler..

Karşılıklı ilişkilerde sadece kendimizi ortaya koymaya çalışırken birçok şeyi kaçırmış oluruz. Böyle bir ilişkide herkez kendini dinler haldedir. Sürekli beğenilmek peşinde olan birisi bunu her şekilde temin etmeye çalışır.

Karşısında konuşan bir arkadaşını dinlerken aslında dinleyici olduğunu, konu hakkında muhakkak bir fikre sahip olduğunu, iyi insan-iyi dost imajını vermeye çalışmaktan gerçeklere ilgisiz kalır.

Ancak ayrımı yapmak istiyorsak dikkat edilecek faktör konuşmalar içindeki zamandır.

Bir arkadaş veya herhangi kişisel bir ilişkide konuşulanlar, paylaşılanlar, fikir alışverişleri için kullanılan cümleler geniş zamanları içeriyorsa oluşan gerçek paylaşımdır. Eğer sadece o ana ait çözümler, alışverişler yapılıyorsa bu kişilerin kendilerini beğendirme çabalarından öteye gitmez.

live performance

Düşüncelerle eylemler "live performance"a göre birbirini tutmaz. Tabi ki bu bir genelleme. Ama nasıl düşünceleri oluştıuran parametreler varsa eylemlerin yapılış anında da değişken birçok parametre vardır. Live performance eylemin yapılış anıdır.
Düşünün ki bir arkadaşınızla, herhangi bir konuda birşeyler konuşmak istiyorsunuz. Konuşma eylemine kadar, kafanızdan- bir çok düşünce ışığında- neler söyleyeceğinize dair bilmeden yada bilerek bir strateji hazırlarsınız. O anki genel havaya bakarak neler söyleyeceğinizi belirlersiniz.
Performans anında herşey farklıdır. Temel amaç sizin tam anlamıyla anlaşılmanız, karşınızdakinin sizi anlamasıdır. Oysa eylemler anında görünüm, görünüş, vücut dili, geçmişte yaşananlar, peşin yargılar, psikolojik bozukluklar, kompleksler ve daha bir çok parametre devreye girer. Beyin "live performance"da daha hatta çok hızlı düşünüp karar vermek zorundadır. Aynı zamanda yargılar da. Tüm olanlar altta sürekli yaşayan korku ile birleştiğin de kendimize bir kale duvarı inşa etmeye başlarız.
Şimdi küçük bir çocuğu hatırlayalım. Kirlenmemiş ve korku ile tam olarak tanışmamış olduğundan hiç hesapsızca açıktır. Biz masum olmayanlar tarafından çok kolay kandırılabilirler değilmi? Onlar sürekli "live performance" sergilerler ve yıllar geçtikçe tıpkı bizlerin olduğu gibi onlarda duvarlar inşa edip hesapçı olurlar. 

Çözüm..

Karşılaştığımız tüm sıkıntıların çözümü bizdedir. Psikolojik yapımız bu çözümleri görmemizi engeller. Toplumsal sıkıntıların çözümü de, kişisel sıkıntıların çözümü de bizdedir. Bunun manası birinin yada birilerinin sorunların üstesinden gelmesini beklemek yerine kendi bahçemizi temizlememiz gerektiğidir. Beraber, yanyana ve – rağmen yaşamayı öğrenmemiz şarttır. Oysa Konfüçyus’a rağmen hala bir şey öğrenemediğimiz ortada….

Ne kadar “canlı”yız.

En güzel resmi düşünün, eğer ona kimse bakmamışsa o en güzelmidir. Canlı demek ne manalara geliyor.
Mesela bazen birileri bizi uyarır ve derler ki: "yahu biraz canlan, gençsin daha canlı olman lazım vs.."
İnsan harekete geçtiği anda etrafa can verebilir. Baştaki resim örneğinde o resim en başta bir duvara asılır ve herhangi bir kimse ona bakana kadar aslında onu yok kabul edebiliriz. Herhangi bir kimse ona baktığı anda tablo da canlanır ve yaşama geçer.Bakan kimsenin hafızasına kayıt olduktan sonra anlatıldıkça onu görmeyenlerin hafızalarına da kayıt olur. "Geçen gün bir resim gördüm, yav muhteşem bir eser!" Detaylar anlatıldıkça dinleyenin kafasında yeniden şekillenir.
Kimsenin olmadığı bir oda durağan bir şekilde orada durur. İçeri bir kimse girdiğinde odanın içi yaşama geçer ve üstelik girenin yapısına göre herşey farklı anlamlar kazanır. En basiti, giren eğer karamsar ise odadaki herşey sanki karanlık ve ifadesiz iken, yaratıcı birisi herşeyi anlamlandırabileceği için odadan çıkmayabilir.

Güneş hala etkili değilmi?

Uyandığımda eğer hava güneşli ise güne daha enerjik bir başlangıç yaparım. Bu birçoğumuzu bilmeden, dikkat etmeden etkileyen bir unsurdur. Ama güne başlama enerjisi aslında insanın içinde olmalıdır. Güneşe bağımlıyız zaten ve birde morali ondan beklersek yılın yarısını moralsiz yaşayacağız demektir.
Güneş insanın içinde olmalıdır yada her nasıl motive oluyorsak bu kaynak iç yapımızda bulunmalıdır. İnansak da inanmasak da enerji düzeyimizde sürekli ve çeşitli değişiklikler olur. Eğer bu tansiyonların farkına varırsak belirlediğimiz bir yöntemle dengeyi bulabiliriz.
Şimdi böyle bakabiliyorsak ozaman bırakalım güneş bizi motive etsin.