Archive for the ‘Davranışlar’ Category

Tedavi

Bugün tıbbın geldiği noktaya baktığımızda araştırmaların, deneylerin, denemelerin halen devam ettiğini tedavinin genellikle iyileştirmeden çok hasta bölgeyi kesip yok etme, gelişen virüslerle savaşma vb gibi neticelerle sonuçlandığını görüyoruz. Belki de tıbbın kendisi alternatiftir?

Peki ya tedavi insanın kendisindeyse?

Bedenimizin herhangi bir yara yada hasar aldığında kendi kendini iyileştirdiğini bir çok defa yaşadık. Burdan kolaylıkla anlaşılacağı gibi gerçek tedavi bilge bedenimizdedir. Ancak araya ölüm, yok olma, sakat kalma gibi korkular girdiğinde  farklı yollar aranır. Böylece yol ikiye ayrılır ve kendimize, bedenimize, aklımıza olan inancımız zayıfladığından önce tıbba ve hatta alternatif tıbba yöneliriz. Bu ikinci ve hala deneme aşamasında olan, endüstriyel, çıkarcı yol artık diyet programları gibi genellemeler üzerinden yürümektedir. Oysa her insan, her beden, her kafa farklı yapıda, farklı psikolojilere sahiptir. Tedavi görünen bedende değil görünmeyen akılda başlar. Bazen tıbçılardan duyarız ; “beden tedaviyi reddetti” derler…

Çok eskiden de eski bir yöntem birinci yol olabilirmi acaba?

Mantığı vücudumuz mitoz bölünme sırasında 7 mhz FM frekansında rezonans üretmektedir. Bu rezonans bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Genel olarak baktığımızda vücudun üretmiş olduğu belli bir frekans zaten mevcut olup, vücudun ürettiği rezonansa çok daha yüksek bir rezonans ile yaklaşınca beden bu yüksek rezonansa adapte olamaya çalışırken vücudun kendi kendine iyeleştirme yetisi devreye girer.Yani kişi kendi kendini iyileştirmeye başlar. Her ne olursa kişinin kendi bedeni nasıl olması gerektiğini bilir ve düzelmeler bu doğrultuda gerçekleşir.

Kendiniz ya da başkaları üzerinde çok hafif bir dokunuşla ve ellerin beden üzerinde gezdirilmesi ile bedenin kendini iyileştirmesi önemli ölçüde hızlandırır. Hatta dokunmaya bile ihtiyaç yoktur. Bedenin aklı şifa’yi nereye koyması gerektiğini çok iyi bildiğine göre, hiçbir zaman doğru şeyi yapıp yapmadığımızı düşünmemeliyiz.
Yapısal düzenlemenin yanısıra ağrı ve şişlikler de hızla azalmakta, organlar, sistemler ve salgı bezleri dengelenmektedir. Bunun nedeni şifalandırma yeteneğinin insanın doğasında olmasıdır.

Bilinç ile maddenin kesiştiği bir noktaya ki bu atomaltı seviyededir sevgi ve niyetimizle ulaşılabiliriz. İçsel sevgiyi kontrol altına alarak bedenimizin kendi şifa sürecini dinamik ve olumlu olarak başlatabiliriz. İçsel sevgi insanın önce kendini sevmesiyle başlar.
DNA’larımızdan, kemiklerimize, duygularımızdan, ruhsal ve zihinsel alanlarımıza kadar tüm sistem ve hücreler hiçbir çaba göstermeden titreşime cevap verirler. Ancak bu güçlü bir akıl ve inanç gerektirir, zayıflık kendimize, bedenimize olan inancımızı yok eder, içe bakış yerine dıştan yardım ararız. Güç farkındalık, algı, empati ve görmekle alakalıdır. Yaşadığımız sistem gücün insanlardan alınıp tek bir noktada toplanmasına yol açtığı için insanlarda sürekli bir özgüven eksikliği oluşmuş, oluşur, oluşacaktır. Sonuç itibari ile içe doğru bakışı sağlamak oldukça zorlaşmıştır. Çünkü inandığımız şeyler gerçekler değil yaratılmış kültürlerdir.

Sağlık ve davranış sorunları

Beden  içsel düşünce ve inançlarımızın bir aynasıdır.

Dinlemesini bilirsek bedenimiz daima bizimle konuşur.

Bedenimizin her hücresi, düşündüğünüz her düşünceye, söylediğiniz her söze karşılık verir.

Sürekli düşündüğünüz ve söylediğiniz şeyler, beden yapınızı, şeklini, sağlığını ve hastalığı oluşturur. Asık görünüşlü bir surata sahip kişi, bu görünüşünü sevecen ve mutlu düşüncelerle oluşturmamıştır. Yaşlı insanların yüz ve bedenleri açık bir biçimde hayat boyu sürdürdükleri düşünce kalıplarını yansıtır.

BAŞ, bizi temsil ediyor. Dünyaya gösterdiğimiz şey. Genellikle başımızla tanınırız. Baş bölgesinde bir sorunumuz varsa bu, genellikle “bizde” çok yanlış bir şey olduğu duygusunu taşıdığımız anlamına gelir.

Olumlaması “Barış, sevgi, haz, gevşeme, rahatlık. Hayatın akışına kendimi bırakıyor ve hayatın içinde kolaylıkla gelişiyorum“

SAÇ, dayanıklılığı temsil ediyor. Gergin ve korku dolu olduğumuzda, sıklıkla omuz kaslarında başlayan katılaşma başımızın tepesine, hatta göz çevresine kadar yayılır. Saç, saç kökleriyle beslenir. Kafa derimizde gerginlik olduğunda, sıkılmaktan dolayı saç nefes alamaz. Ölür ve dökülür. Gerginlik sürüyorsa, kafa derisi gevşeyemez. Saç kökleri sıkıştığı için yeni saç büyüyemez ve sonuç; kellik.

Gerginlik güçlü olmamaktır. Gerginlik zayıflıktır. Gerçekten güvenli ve güçlü olmak demek, sakin, dengeli ve huzurlu olabilmektir. Bedenlerimizi daha çok gevşetmeliyiz, baş derimizi de.

Baş derinize gevşemesini söyleyin ve bir farklılık hissedip hissetmediğinizi gözleyin.

KULAKLAR, işitme kapasitesini temsil ediyor. Eğer kulaklarınızda sorununuz varsa, genellikle işitmek istemediğiniz bir şeylerin olup bittiği anlamına gelir. Kulak ağrısı işittiğiniz bir şeyden kızgınlık duyduğunuzun göstergesidir.

Kulak ağrıları çocuklarda çok yaygın. Çocuklar, genellikle evlerinde işitmek istemedikleri şeyleri duymak zorunda kalıyorlar. Çoğu ailede çocuğun kızgınlığını ifade etmesine izin verilmez. Çocuk olayları değiştirme gücüne sahip olmamasının tepkisini, kulak ağrısı yaratarak gösterir.

Sağırlık, birlikte yaşamak zorunda olduğunuz bir kişiyi dinlemeye katlanamamanın göstergesidir. Dikkat edin, çiftlerden birinde sağırlık sorunu varsa, diğeri sürekli konuşur, konuşur, konuşur.

Yeni Düşünce Modeli: ”Tanrıyı dinliyorum. Hayatın coşkusunu işitiyorum. Hayatın bir parçasıyım. Sevgiyle dinliyorum“

GÖZLER, görme kapasitesini temsil ediyor. Göz sorunları, görmek istemediğimiz bir şeyler olduğu anlamına geliyor. Kendimizle ya da hayatla ilgili; geçmişle, şimdiyle ya da gelecekle ilgili görmek istemediğimiz şeyler.Bir çok insan gözlük takmaya başlamalarından 1-2 yıl öncesine dönüp görmek istemedikleri şeylerle yüz yüze gelmeyi kabul ettiklerinde, gözlerinde gözlük takmalarına gerek kalmayacak kadar iyileşme görüldü.

Şu anda olanları görmezden mi geliyorsunuz? Ne ile yüzleşmek istemiyorsunuz? Şu andan mı, yoksa gelecekten mi korkuyorsunuz? Eğer gerçekleri net bir şekilde görebilseydiniz, şu anda görmediğiniz neleri görüyor olacaktınız? Kendinize ne yaptığınızı görebiliyor musunuz?

Yeni Düşünce Modeli: “Özgürüm. Özgürce ileriye doğru bakıyorum. Çünkü hayat sonsuzdur ve mutluluklarla doludur. Sevecen gözlerle bakıyorum. Kimse bana asla zarar veremez“

BAŞ AĞRILARI, kendimizi yanlış, geçersiz, değersiz görmekten kaynaklanıyor. Bir daha başınız ağrıdığında, kendinizi hangi konuda hatalı bularak yargıladığınıza dikkat edin. Kendinizi affedin. Baş ağrınızın geçtiğini göreceksiniz.

BOĞAZ, “istediğimiz şeyi söyleyebilme” ve “kendimizi ifade etme” yeteneğini temsil ediyor. Boğazla ilgili sorunlar, bunları yapmaktan korkmak, hakkımızı aramaktan çekinmek, “ben buyum” demek cesaretini gösterememekten kaynaklanıyor.Kızgınlık, boğaz ağrılarının sebebidir. Eğer soğuk algınlığı da varsa zihinsel karışıklık yaşıyoruz demektir. LARENJİT, konuşamayacak kadar öfkeli olmak demek.Boğaz ayrıca bedendeki yaratıcı akışı da temsil ediyor. Yaratıcılığımızı ifade ettiğimiz bu bölgede, yaratıcılığımız engellendiğinde, boğazla ilgili sorunlarımız olur. Hepimiz tüm hayatlarını başkaları için yaşayan bir çok insan tanıyoruz. Kendi istediklerini hiç yapamayan, sürekli anne-baba-eş-sevgili-patronların istekleri ve beklentileri doğrultusunda yaşayan ne çok insan var. BADEMCİK ve TİROİD sorunları, kendi isteklerinizi gerçekleştirememekten kaynaklanan, engellenmiş yaratıcılığın sonucu oluyor.

Boğazdaki enerji merkezi, yani beşinci çakra, bedende değişimin olduğu yerdir. Değişime karşı koyduğumuzda, değişimin tam ortasında ya da değişmeye çalıştığımızda, genellikle boğazımızda etkinlik artar. Öksürdüğümüzde ya da biri öksürdüğünde dikkat edin. Ne konuşuluyordu? Neye tepki gösteriyoruz? Direnç ve inatçılık mı, yoksa değişim süreci içinde miyiz? Öksürme, kendini keşfetmede bir araç olarak kullanabiliriz. Birisi öksürdüğünde, elini boğazına götürmesini ve yüksek sesle “Değişmeye Hazırım” ya da “Değişiyorum” demesini söyleyin.

Yeni Düşünce Modeli: “Düşüncelerimi, hissettiklerimi, isteklerimi rahatlıkla ve özgürce dile getirebiliyorum. Yaratıcıyım. Sevgiyle konuşuyorum“

KOLLAR, hayat deneyimlerini kucaklama kapasitesini ve yeteneğini simgeler. Kolların dirsekten yukarısı kapasitemizle, dirsek altı bölümü yeteneklerimizle ilgilidir. Duygu birikintilerimizi eklem yerlerinde depolarız ve dirsekler yön değiştirmede esnekliğimizi simgeler. Hayatınıza yeni bir yön verme konusunda esnek misiniz? yoksa eski duygu birikimleriniz sizi aynı noktada mı tutuyor?

ELLER, yakalar, tutar, kavrar. Bir şeylerin parmaklarımızın arasından akıp gitmesine izin veririz. Bazen gerektiğinden fazla tutarız. Açık elli, sıkı elli, el becerili, yumruk sıkan, yumuşak elli oluruz. Elden veririz, el veririz, elde edemeyiz, elinin hakkını veririz. El ele veririz, avucumuzun içine alırız, elimizden gelmez. Eli maşalıdır, eli uğurlu gelir veya ele avuca sığmaz. Eller yumuşak olabilir veya parmak boğumları çok fazla evhamlı ya da katı düşünceli olmaktan dolayı sert ve yumru yumru olabilir. Elleri sıkmak korkudan kaynakların; kaybetme korkusu, asla yetmeyeceği korkusu, bırakırsan gider korkusu.

Bir ilişkiye sıkı sıkıya yapışmak, eşin arkaya bakmadan kaçmasına yol açar. Sıkılmış yumruklar yeni bir şeyi tutamazlar. Elleri bileklerden rahatça sallamak, insana rahatlık ve açıklık duygusu verir. Size ait olan şey, sizden alınamaz. Rahat olun.

Yeni Düşünce Modeli : “Tüm düşüncelere sevgiyle ve kolaylıkla uyum sağlıyorum”

SIRT, destek sistemimizi temsil eder. Sırt sorunları genellikle yeterince destek görmediğimizin ifadesidir. Sıklıkla bizi işimizin, ailemizin, eşimizin desteklediğini düşünürüz. Gerçekte, tümüyle Evren ve Hayatın kendisi tarafından destekleniyoruz.

Üst sırt ağrıları, duygusal destek yoksunluğunun hissedilişidir. Kocam-karım-sevgilim-arkadaşım-patronum beni anlamıyor ve desteklemiyor. Orta kısım suçluluk duygusuyla ilgili. Geçmişimizde arkamızda kalan bir şey. Arkanızda ne bıraktığınızı görmekten mi korkuyorsunuz ya da arkada bıraktığınız bir şeyi mi gizliyorsunuz? Sırtınızdan hançerlenmiş gibi mi hissediyorsunuz? Gerçekten “bitip tükendiğinizi” mi hissediyorsunuz? Ekonomik sorunlarınızla bir çıkmaz içindesiniz? Ya da ekonomik endişeleriniz çok mu fazla? Bu durumda, alt sırt bölgenizde sorunlarınız olacaktır. Parasızlık ya da parasal korku bunu yaratacaktır. Miktarın hiç önemi yoktur.

Çoğumuz hayatımızda en önemli şeyin para olduğunu düşünürüz. Onsuz yaşanamaz. Bu doğru değildir. Paradan çok daha önemli, onsuz yaşayamayacağımız bir şey var. O nedir? Nefesimiz. Nefesimiz hayattaki en değerli şey. Ama nefes verdiğimizde, bir sonraki nefesi almak için havanın orada olacağından zerre kadar şüphe etmeyiz. Bir nefes daha alamazsak, üç dakika dayanamayız. Bizi yaratan GÜÇ, hayatımız boyunca yetecek nefesi bize verdiğine göre, neden tüm diğer ihtiyaçlarımızın da karşılanacağına güvenemiyoruz?

Yeni Düşünce Modeli: “Hayat beni destekliyor. Evrene güveniyorum. Sevgi ve güveni özgürce veriyorum“

MİDE, tüm yeni düşünce ve deneyimlerimizi hazmeder. Mideniz neyi alıyor, neyi almıyor? Hazmedemediğimiz şey ne? Mide sorunları, yeniliklere kolaylıkla adapte olamadığımızın göstergesi. Korkuyoruz.

Çoğumuz uçakla yolculuğun yaygınlaşmaya başladığı ilk dönemleri hatırlıyordur. Kocaman metal bir kuşun içine girip, güvenli bir şekilde yolculuk edeceğimizi düşünmek oldukça zordu. Her koltukta kusma torbaları vardı ve çoğumuz torbaları kullanıyorduk. Şimdi aradan geçen yıllardan sonra torbalar hala var. Ama çok ender kullanılıyorlar. Uçma fikrini hazmettik artık.

Yeni Düşünce Modeli: “Yeni düşünceleri kolaylıkla özümlüyorum. Hayat benimle uyum içinde. Hiçbir şey bana rahatsızlık veremez. Dinginim“

BACAKLARIMIZ, hayatta bizi ileriye doğru götürüyor. Bacaklardaki sorunlar, öne adım atma korkusu ya da bir yolda ilerlemekteki kararsızlığımızın göstergesi. Ayaklarımızla koşarız, ayağımız geri geri gider, ayağımız sürünür. Bir şeyleri yapmak istemediğimiz zamanlar, bacaklarımızda küçük sorunlar yaratırız. VARİS DAMARLARI nefret ettiğimiz bir yerde veya iş de olduğumuzu gösterir. Damarlar zevki taşıma yeteneklerini kaybederler. Siz istediğiniz doğrultu da mı ilerliyorsunuz?

AYAKLARIMIZ, kendimiz ve hayat hakkındaki anlayışımızla ilgilidir. Geçmişle, şimdiyle ve gelecekle. Çoğu yaşlı insan yürümekte zorluk çeker. Hayat anlayışları geçerliliğini yitirmiştir ve gidecek bir yerleri kalmamış gibidir. Küçük çocukların hoplayıp, zıplayıp, dans eden ayakları vardır. Yaşlı insanlar hareket etmekten korkarcasına durdukları yerde bile sallanırlar.

Yeni Düşünce Modeli: “Gerçek benim desteğim. İleriye doğru zevkle adım atıyorum. Spiritüel anlayışa sahibim“

CİLDİMİZ, bireyselliğimizin ifadesidir. Cilt sorunları genellikle bireyselliğimizin bir şekilde tehdit edilmesinden kaynaklanır. Başkalarının üzerimizde gücü olduğu duygusuna kapılırız. Cilt sorunlarından kurtulmanın en iyi yollarından biri, günde yüzlerce defa “kendimi onaylıyorum” demektir. Gücünüze tekrar sahip çıkın.

Yeni Düşünce Modeli: “Olumlu yollarla dikkat çekiyorum. Güvenliyim. Kimse bireyselliğimi tehdit edemez. Huzurluyum. Dünya güvenli ve dostça. Tüm kızgınlık ve öfkelerimden kendimi özgür kılıyorum. İhtiyacım olan şeyler bir şekilde karşılanacaktır. Suçluluk duymadan iyi olan her şeyi kabul ediyorum. Küçük mutluluklardan yararlanmasını biliyorum“

KAZALAR, kaza değildir. Her şeyi olduğu gibi kazaları da biz yaratırız. Tabii ki, “bir kaza geçirmek istiyorum” demeyiz. Ama düşünce kalıplarımızla kazaları kendimize çekeriz. Bazıları “sakardır”, kazalar her yerde onları bulur, bazılarının ise hayat boyu başlarına birşey gelmez.

Kazalar kızgınlık ifadesidir. Birikmiş öfkedir. Kazalar ayrıca otoriteye karşı çıkma arzusudur. O kadar kızarız ki birisine vurmak isteriz, ama birisi bize vurur (çarpar). Kendimize kızdığımızda, suçluluk duyduğumuzda, kendimizi cezalandırma ihtiyacı duyduğumuzda , kaza bu işlevi görür.

Kazada bizim hiç suçumuz yokmuş gibi görünebilir, kaderin talihsiz bir kurbanıyızdır. Kaza, başkalarından ilgi ve şefkat görmemizi sağlar. Birileri bize bakar, yaralarımızı iyileştirir. Bazen yatakta uzun süre istirahat etmek zorunda kalırız. Ve ağrılarımız olur. Ağrılarımızın bedenimizde oluştuğu yerler, hayatımızın hangi alanında kendimizi suçlu hissettiğimiz konusunda bize ipucu verir. Bedensel hasarın boyutu, ne kadar ağır cezalandırılmak istediğimizi ve mahkumiyetimizin süresini gösterir.

ASTIM, Kendin için nefes almayı hak etmeme duygusu. Astımlı çocuklar aşırı duyarlılığa sahip oluyorlar. Çevrelerinde tüm olan bitenlerden kendilerini sorumlu hissediyor ve suçluluk duyuyorlar. Kendilerini “değersiz” ve bu yüzden de suçlu hissederek, kendilerini cezalandırma ihtiyacındalar. Coğrafı değişiklikler bazen astım için yararlı oluyor, özellikle aileden uzaktaysa.

Genellikle astımlı çocuklar büyüdükçe hastalıklarını “yeniyorlar”. Yani ev ortamından okula giderek, evlenerek ya da yanlız yaşamaya başladıklarında, hastalık geçiyor. Ama hayatlarının bir döneminde, çocukluk dönemlerini hatırlatan bir deneyim yaşarlarsa bir astım nöbetine yakalanıyorlar. Böyle bir durumda, tepki gösterdikleri şey, o anda olanlar değil, çocukluklarında yaşadıkları bir şeyle duygu bağlantısı kurmaları oluyor.

YARALAR, YANIKLAR, KESİKLER, ATEŞLENME, ŞİŞME, KABARMA, KAŞINMA kızgınlığın bedendeki ifadesi oluyor. Ne kadar bastırmaya çalışırsak çalışalım, kızgınlık ifade edilmenin bir yolunu bulur. Birikmiş öfke patlamaması için içimizden çıkmalıdır. Öfkemizle dünyamıza zarar vereceğimizden korkarız. Ama kızgınlık kolaylıkla “şu konuda kızgınlık duyuyorum” diye ifade edilebilir. Tabii bu sözleri patronumuza her zaman söyleyemeyiz ama yastığı yumruklayabilir, arabada avazımız çıktığı kadar bağırabilir veya tenis oynayabiliriz. Bunlar, kızgınlığı fiziksel olarak ifade etmenin zararsız yollarıdır.

Spiritüel insanlar genellikle kızmamaları gerektiğini sanırlar. Evet hepimiz duygularımız için başkalarını suçlamayacağımız noktaya gelmeye çalışıyoruz. Ama o noktaya erişinceye kadar, an içinde ne hissettiğimizi olduğu gibi kabul etmek daha sağlıklı.

ŞİŞMANLIK, Korunma ihtiyacını temsil eder. İncinmelerden, eleştiriden, tacizden, cinsel sömürüden korunmaya ihtiyaç duyarız. Yani genelde hayattan ya da bazı konulardan korkarız. Siz seçiminizi yapın.

Ben şişman bir insan değilim. Ama yıllar boyu, kendimi güvende hissetmediğim dönemlerde birkaç kilo aldığımı farkettim. Tehlike gittiğinde, kilolar da kendiliğinden gidiyordu. Kilolarla savaşmak zaman ve enerji ziyanıdır. Rejimi bıraktığınız anda kilolar tekrar geri geliyor. Kendinizi sevmek ve onaylamak, yaşam sürecine güvenmek, aklınızın gücünü bilmekten gelen güvencede olma duygusu, bence en iyi rejim. Olumlu düşünenlerin rejimini yapın, kilolarınız kendiliğinden kaybolacaktır.

Birçok anne, baba sorun ne olursa olsun, bebeğin ağzına yiyeceği dayıyor. Bu bebekler büyüdüklerinde bir sorunları olduğu zaman “ne istediğimi bilmiyorum” diyerek buzdolabının kapısını açıyor.

AĞRI, Her türlüsü bir suçluluk duygusunun belirtisi. Suçluluk duygusu daima ceza arar, ceza da ağrıyı yaratır. Kronik ağrılar, kronik suçluluk duygusundan kaynaklanır. Bu duygular o kadar derinlere gömülmüştür ki, çoğunlukla farkında bile olmayız. Suçluluk duymak, tümüyle faydasız bir duygu. Ne kimsenin kendisini daha iyi hissetmesini sağlar, ne de durumu değiştirir.

KASILMA, TUTULMA, Zihindeki tutukluğun ifadesi. Korku, bildiğimiz eski yollara yapışıp kalmamıza neden oluyor, esnek olmakta zorlanıyoruz. Eğer birşeyi yapmanın sadece “tek yolu” olduğuna inanıyorsak, genellikle bir yerimiz tutulur. Daima başka yollarda vardır.

Beden ile ilgili çalışabileceğiniz bir olumlama

Hayatın sonsuzluğunda, bulunduğum noktada her şey mükemmel, bütün ve tam.

Bedenime iyi bir arkadaşım olarak bakıyorum.

Bedenimin her hücresi kutsal zekaya sahip.

Bana ne söylediğini dinliyor ve önerilerinin geçerli olduğunu biliyorum.

Daima güvendeyim ve tanrısal olarak korunuyor ve yönlendiriliyorum.

Sağlıklı ve özgür olmayı seçiyorum.

 

akrofoloji

müzisyenin ömrü?

müzisyenin ömrü? ???????????????????????????????

Serotonin

Serotonin %2si beyin, %80i bağırsak mukozasındaki hücrelerde ve kan hücrelerinde bulunur. Beyindeki seviye az olsa da Psikiyatrik tıp serotoninle çok ilgilenir. Düşük serotonin seviyesi kaos, anksiyete, depresyon, uyku bozukluğu yaşatırken yüksek seviyede serotonin (iyi?) tuhaflıklara yolaçabilir. Öğrenme, genel ruh hali, beden ısısı, cinsel davranış, iştah,endokrinal fonksiyonlar, kaslar, hafıza üzerinde etkilidir.

Erkekler kadınlara oranla %50 daha fazla serotonin salgılarlar ve bu erkeklerde mental durum sorunlarına yol açar. Duygusal algıda etkili olan serotoninin eksikliği halinde obsesif kompulsif eğilimler, kontrolsüz öfke baş ve sırt ağrıları, düşük benlik , fobiler, endişe oluşur. Serotonin düzeyini yetersiz güneş ışığı, az uyku, insülin direnci, stres, vitamin (demir,kalsiyum, magnezyum, çinko, B ve C) eksiklikleri azaltır-etkiler. Omega3 düşük seviyeli serotonin için çok etkilidir. Dört hormondan (Dopamin, Serotonin, Testosteron, Östrojen) Serotonin hakimiyetindeki insanlar “yapıcı” olurlar.

Vücutta Serotonin salgılanmasını arttıran yiyecekler:

hindi, yumurta, soya fasulyesi, badem, süt, peynir

B6 içeren tahıllar, ceviz, bezelye, patates, muz, kırmızı et, karaciğer

Güneş ışığı

Dopamin

Dopamin sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan bir kimyasal ve hipotalamus (haberleşme ve denetim merkezi) tan salgılanıp kana karışan bir nörohormondur.  Hayatın kendisinden, yaptıklarımızdan keyif alma, konsantrasyon sağlama, güçlü hafıza, dolayısı ile öğrenme becerisi  üzerinde etkili olduğu gibi bağımlılıkları da engeller. Uzun süreli  dopamin eksikliğinde  Parkinson hastalığı ortaya çıkabilir . Dört hormondan ( Dopamin, Serotonin, Testosteron, Östrojen)  Dopamin hakimiyetindeki insanlar  “meraklı” olurlar. Dopamin seviyesi başta depresyon olmak üzere  hastalıklara yakalanmamızı etkiler.

Vücutta dopamin salgılanmasını arttıran yiyecekler:

ceviz, kabak çekirdeği, badem, buğday tohumu

hindi, ördek, tavuk, balık

süt, peynir, yumurta

çilek, elma, kızılcık, kuru erik, muz, yaban mersini

pancar kökü, fasulye, salatalık, soya fasulyesi, baklagil

 

 

 

Alkali-Asit kalıpları

asit-alkali

Gerçek, referans, yaşam

Gerçekte ne olduğunu anlamak için reaksiyonları ortadan kaldırmak gerek. Buna belki de zamanı dondurmak diyebiliriz.

Hayatımızı üçe ayırsak ; başta ve sonda gerçeği merak ederiz. (öğrenme, var olma, muhasebe) Orta bölüm insanın kendine putlar ve kutsallar oluşturarak rahat etmeye, oyalanmaya çalıştığı süredir. Zaman olarak bölümleri ayırmak gerekmez çünkü her insanın yaşadığı süreçler farklıdır. Ayrıca bazı insanlar bu bölümleri karışık olarak da yaşayabilir. İçerik açısından baş ve sondaki gerçeklik merakı doğal olarak farklıdır. Baştaki bölüm gerçeklikten çok anlama ve var olma, algılama yönünde ilerler. Bu da bizim zannetmelerimizi, öyle sandıklarımızı, takıntılarımızı oluşturan zaman dilimidir. Orta bölüm koşuşturma, toplumsal ödevler, takıntıların yol açtığı problemlerle geçer, harcanır. Ençok değişkenlik gösteren bölüm son bölümdür. Bu bölümde yıl sonu hesapları çıkarırcasına muhasebe bölümü devreye girer. İşte bu süre zarfında insan gerçekliğe ulaşabilir. Bunun nedeni aklımızda tuttuğumuz ve yönümüzü tayin eden referansların çokluğudur. Okadar çoktur ki bizler otomatik hareketlere başlarız. Tam da bu zamanda sorular başlar. Çünkü daha yalnız kalmaya başlarız ve reaksiyonlar azalır. ” Ya öyle değilse ?” sorusu fitili ateşler.

Gerçeklik için yalınlık gerekir. Tüm zannettiklerimizi sınamamız gerekir. Esnek düşünce gerekir. Beri yandan bunlar insanı boşlukta bırakabilir. Yine referans arama başlayabilir. Zannetme referansa dönüşebilir. Boşluğun cevabı inançtır. İnanç en temelde kişisel ve kendi kafasının içinden çıkacak bir sistem olmalıdır.

Tüm bunları en basit olarak başka insanların hayatlarını bilerek veya oniki burcun davranış biçimlerini uygulayarak anlama şansına sahibiz.

 

Hep birşeyden dolayı, birşeye göre hareket etmemizin nedeni referans gereğidir.

Bilinç6

– Biliçaltı bugünün insanı için ilkel fakat gerekli bir programdır. Kendini arayan insan bilinçaltını kontrol edip yeniden programlayabilir ki bu felsefe, din, spiritüelizm, NLP, akıl vs gibi birçok yolla mümkün. Ancak programı değiştirmeden de bugünü yaşayabiliriz (zaten böyle yaşarız). Arayan, soran için önce tanımak gerek.

*Bedeni işletir. Bunun için detaylı bir planı vardır: Vücudun şimdiki halinin ve mükemmel sağlığın planına sahiptir. Bu nedenle bilinçaltının yarattığı psikosomatik rahatsızlıkları yine bilinçaltının yardımıyla gidermek mümkündür. Bazen bunu kendisi de yapar.
Örneğin sınav kaygısı yüksek bir öğrencinin bilinçaltı kaygıyı yaratan sınavdan sahibini korumak için bağırsak sistemini bozabilir, o geceyi acilde baygın geçirtebilir, elleri ayakları, sanki sinir ucu iltihaplanması varmış gibi tutmaz olabilir ve sınav saati gelip geçtiğinde sahibini tekrar eski haline getirebilir.

*Bedeni korur. Bedenin bütünlüğünü korur. Hücre düzeyinden sistemlere, sistemlerin uyumlu çalışmasına kadar bütün bedenin işleyişini her an kontrol eder. (Siz nefes almayı unutabilirsiniz ama o unutmaz)

*Bilinçaltı temel olarak hayatın devamını sağlamaya çalışan ve beyinin birtakım özelliklerini kullanan ana kumanda odası gibidir. Burada veriler birbirleri ile bağlantılanır. Duyu organlarının algıladığı veriler hafızadakilerle ilişkilendirilip genellenir. Örneğin soğuk bir kış günü gri bir havada, üstünde yeşil bir kıyafet olan arkadaşımızın köpeği bize saldırırsa bir ömür boyu soğuk, kış, gri-yeşil kombinasyonu ve tüm
köpeklerden korkarız. Ancak  köpekler gerilim yaratırken buna yol açan köpeğin arkadaşımızın olması tuhaf bir ikileme yol açıp şüpheci veya tutarsız bir kişiliğe yol açabilir. Yapı o kadar karmaşıktır ki yeşil zeytinden bile nefret edebiliriz.

*Yedi yaşına kadar muhakeme yapma özelliği başlamadığı için, beş duyu organının yakaladığı herşey yargısız depolanır. Yaşanan her an renk, koku, tat, ses ve enerjisi ile birlikte etiketlenerek hafızaya kayıtlanır. Henüz kutuplanma  (doğru-yanlış) olmadığı için kaydedilen verilerin yönü daha sonra yaşananlarla belirlenir. Bu dönemde -kayıt anında-  muhakeme yapılmaması, herşeyin hafızaya ham olarak depolanması psikolojik hayatımızı oluşturur. “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” durumu, bir türlü değişememek, birçok anlamsız korku bu kayıtlar sebebi ile oluşur.

*Hafızayı tekrar şekillendirir ve yönlendirir. İnsan için önemli problemlerden biri budur.
Çünkü bu şekillendirme işlemi zannetmeye yol açar ve aslından uzaklaştırır. Kendi zaman çizgisini oluşturur.

*Çözümlenmemiş tüm negatiflikleri, kötü anıları maskeler. Maskeleme sonucunda mental ya da fiziki durumlar yaratır. Birçok hastalık, rahatsızlık ve ağrı gibi durumları oluşturur.

*Bastırılmış anıları çözüm için sunar. Bir davranışın neden yapıldığını açıklamak ve “sahibini” korumak için bunu yapar. Ama sunduğu anının, o davranışla ilgili olması gerekmez. Sadece mantığınıza yatması ve o duygusal tepki için “sahibine” hak vermeniz yeterlidir.

*Olay odaklıdır, bütünsel bakmaz. Yargıya varırken öğretilmiş-öğrenilmiş kavramlar üstünden matematiksel yürür.

*Bilinçaltı olaylar ve duygular arasında bağlantılar kurar çünkü bilinçaltı tüm duyguların kaynağı ve yerleştiği yerdir. Bir duygu durumundan bir başkasına geçer ve bütün davranışlar duygu kalıpları ile ortaya çıkar. Kurulan bu bağlantılar ve yüklenen anlamlar davranışlarımızın gerçek sebepleridir. Bir davranışı değiştirmek için ona yüklenmiş anlamı göz ardı eden yaklaşımlar, bilinçaltı karşısında yetersiz kalmaktır. Örneğin herhangi bir şeye kendine güven gibi bir anlam yüklenmişse, bu anlamı yükleyebileceği yeni bir davranış seçeneği sunmazsanız o şeye bağımlı olursunuz.

*İstenene ulaşılması için kaynaklar üretir, muhafaza eder, dağıtım yapar ve “enerji” iletir. İsteme noktasında dikkatli olmak gerekir. Sürekli ölmek istediğini söyleyen biri, sonunda bilinçaltını tedavisi çok zor ya da imkânsız bir hastalık yaratmaya itebilir.

*Hizmet etmekten hoşlanır, gerçekleştirmek için net ifadelere ihtiyaç duyar. Bilinçaltı, sahibi ne isterse sahibine onu verir. Bilinçaltı çok istediğimiz veya hiç istemediğimiz şeylere, yani iyi konsantre olduğumuz şeylere ulaşmamızı çabuklaştırır.

*Bilinçaltı yaşam boyu süren bir programdır. En baştan nasıl programlandıysa buna bağlı ve bağımlı olarak devam eder. Tersi davranışlarda yaşanan suçluluk duygusu bazen bir ömür boyu sürer, bilinçaltı kişiyi cezalandıracak bir hastalık veya bir mahrumiyet yaratabilir.

Ayna nöron- empati

Ayna nöron 1996 yılından başlayarak (İtalya’da Parma Üniversitesi’nden) Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi tarafından hayatımıza girdi. Bu motor nöron hücresi  insan beyninde broca denen ve konuşmadan sorumlu olduğu bilinen bölgede bulunur.
“Bir şeyi görmek ve bir şeyi yapmak aynı şeydir!” Yani, bu nöron birisini bir şey yaparken seyrederken sanki kendisi yapıyormuş gibi aktive olur. Bilim adamları buradan yola çıkarak, konuşmanın, başkalarının hareketlerini tanıma ve algılama ile başladığını düşündüler. Önceleri el kol işaretlerine ve mimiklere dayanan haberleşme, zaman içinde konuşmaya dönüşmüştü. Mutlu yüzlere bakan insanların, gülerken gerilen kaslarının, kızgın yüzlere bakanların ise kaşları çatan kaslarının resme baktıktan 700 milisaniye içinde kımıldadığı saptanmış. Çevremizde biri esnese çok geçmez tek tük başka esneme sesleri ardı sıra dizilir. İnsanın ayna nöron sistemi, maymunlardan farklı olarak sol yarı kürede ve özellikle dille
bağlantılı Broca alanında toplanmıştır. Günümüzde ayna nöronları psikolojinin DNA’ları olarak görülür.

“Mirror neurons” – “ayna nöronlar” işlevini hatırlatalım…

Gülmek, esnemek, ağlamak, karamsarlık, neşe, coşku, hüzün vb. gibi pek çok davranış ve duygu biçimi insanlar arasında kolayca yayılabilen ve taklit edilen duygulardır. İnsan beyninin işlev gören kısmının nöronlardan oluşur ve bu nöronlar elektrikle çalışır. Her bir nöron yüz mili volt elektrik enerjisi üretildiğinde aktif olarak çalışır hale gelir. Buna aksiyon potansiyeli ismi verilir. Beynimizde yaklaşık yüz milyar nöron vardır. Bu nöronların çalışması günümüzde EEG denilen aletle, elektrik akımı ölçülerek
incelenebiliyor. Beynin çalışması fonksiyonel manyetik rezonans (fMR) ve pozitron emülsiyon tomografi (PET) cihazlarıyla da araştırılabiliyor.

Katıla katıla gülen kendimizi alamayıp gülmeye başlarız. Bunun gibi gerginlik, gerginliği; neşe, neşeyi bulaştırır. En iyi hatiplere bakın ya da kendinizi konuşurken düşünün, elleriniz ve kollarınız konuşmayı tamamlamaya çalışırlar ya da kimi zaman sözcüklerinizle saklamaya çalıştığınız düşüncelerinizi yüz ifadeniz ele verir. Vücüt dili ya da empati üzerine onlarca kitap bulabilirsiniz bugün. Bilim insanları
Ayna nöronların varlığının empati ile ilişkilendirilmesi ile konunun içinde pek çok parantez açılması sağlanmıştır. Parantezlerin her biri ise bilimdışı bildiğimiz pek çok olgu için açıklayıcı kaynak olmuştur.  Birkaç paranteze birlikte bakalım:
• Sürü psikolojisinin temel nedeninin ayna nöronlar olduğu konusunda ileri sürümler var.Çete davranışları ve sürü psikolojisi gibi öğelerin altında insan beynindeki ”ayna nöron”ların bulunduğunun düşünülür.
• Ayna nöronlarla ilgili bir başka çarpıcı parantez, otistik çocukların ayna nöron mekanizmasının arızalı olmasıdır. Otizm, Yunanca autos (kendi) sözcüğünden geliyor. Türkçeye kendicilik diye çevrilebilir. Otistik çocuğun çektiği temel zorluklardan biri, metafor (eğretileme) ve metonim (düzdeğiştirmece) gibi söz oyunlarını anlayamamalarıdır. Örneğin, ‘Yumruğunu sık!’ denildiğinde, çocuk bir eliyle yaptığı yumruğu öbür eliyle sıkıyor.
• Parapsikolojik kabul edilen başka bir konu var ki, akıl okumak diye de adlandırılır…  Bazı insanlar bir diğer kişinin beyninin içinden geçeni rahatça algılayabiliyorlar. Özellikle empati duygusu fazla olan insanlarda gelişmiş olan akıl okuma yeteneği, telepati adını da alabiliyor ve empati ile iç içe geçiyor bu noktada. Ayna nöronlar ile ilişkilendirilerek açıklandığında telepati bilimsel bir izaha kavuşabiliyor:
Birinci şahsın bilinç dışında bulunan duygu, hayal gücü veya sezgiden sorumlu kısımlarında elektriksel aktivite oluşur bu aktivite bilinç dışında bulunan telepatiden sorumlu ayna nöronlarını uyarır ayna nöronlarından enerji açığa çıkar bu enerji evrene yayılır, alıcı kişiye ulaşır ve alıcı kişideki ayna nöronlarını uyarır. Burada oluşan aksiyon potansiyeli duygu durumu değiştirir bir his bir sezgi açığa çıkarır, çoğu kişi bu bilinçli zihinleriyle bu hisse bir anlam veremeyebilir, ancak altıncı hissi kuvvetli diye tabir ettiğimiz kişiler ile trans haline girmek suretiyle bilinçlerinin engelleyici etkisini kapatmayı öğrenmiş kişiler buna daha iyi anlam verebilirler.
Gönderilen mesaj alıcıda bilinç seviyesinde anlaşılamazsa bir iç sıkıntısı olarak tezahür edebilir. Altıncı his, telepati, pozitif –negatif enerji gönderimi gibi parapsikolojik yeteneklerde bu konuyla ilgili nöron grupları tarafından gerçekleştirilir. Üzerinde çalışılırsa ustalık kazanılabilir. Ancak bazı kişiler doğuştan daha yeteneklidir. Uzaktan görme-işitme gibi psişik yeteneği olan insanlar, ABD ve İngiltere’de bazı çözümlenmesi mümkün olmayan adli olaylarda polis tarafından görevlendiriliyor. Bu insanlar nasıl
oluyor da uzaktan görebiliyorlar düşünmek gerek. Uzaktan hissedebilme yeteneğinin gelişmesiyle beyin ve düşünce kontrolleri konusundaki komplo teorilerinin dayandığı bir takım bilimsel gerçekler olmasa üzerine kitaplar yazılmaz. (Adam Fawer- OLASILIKSIZ)
Biyoelektromanyetik dalgalarla, düşünme sırasında hücreler arasındaki iletişimin sağlanması ve ayna nöronları sayesinde bir diğer insan tarafından diğer kişi harekete geçmeden önce geriye kontrol eden ve durduran düşünceler gönderilmesi üzerine kurulu olan bu kitabın içindeki senaryo hiç de akla uzak gelmiyor doğrusu…
Derin hipnozlarda kişilerin astral yolculuk yapabildikleri söylenir. Uzaktan görme mekanizmasını açıklayacak olursak beyinde ayna nöron grubu uzaktaki bir olay için enerji gönderir. Enerji, gönderilen yerden geri yansır ve alıcı nöronlarca algılanır. Bu işlem aynı ultrasonla insan karnında bir görüntü oluşturmayı andırır. Görüntü bilinç dışında oluşur, çok net değildir.  Bunu yorumlayacak şahsın bilgi, beceri, yetenek ve tecrübesi olaya açıklık getirir.  Evrene bakılırsa hemen her şeyin dalga hareketi (iniş- çıkışlar) yaptığı görülür. Gece-gündüz, siyah-beyaz, ses ve en önemlisi ışık; dalga hareketi yapar, örnekler çoğaltılabilir. Bir grup bilim adamı zamanın da dalga hareketi yaptığına inanıyor. Zaman dalga hareketi yapıyorsa, zaman içinde yolculuk mümkün olabilir.
Zamanın dalga hareketi yaptığı varsayımından yola çıkarsak, zamanın farklı boyutlarında, aynı yerde yaşamın cereyan ettiği düşünülebilir.  Geleceği görebilen insanlar beyinlerindeki ayna nöronlarını kullanarak bunu bilinç dışlarından yapabiliyorlar.

• Ayna nöronlarının bulunduğu nöron grupları bilincimizin dışındadır.( doğal yapımızın içinde yaratılışımız gereği mevcuttur ve motor nöron adı verilir)
• Bu nöron gruplarından gelen verileri değerlendirmeyi engelleyen düşünce ve olaylar, doğru değerlendirme yapmamıza engel olabilir. (Fazla empati nedeniyle kişisel başarısızlık örneğinde olduğu gibi bilinçli düşünce ile motor olanı dengeleyememek)
• Ayna nöronlarından gelen verilerin doğru değerlendirilmesi için trans hali oluşturularak engelleyici düşüncelerin uzaklaştırılması gerekir. (Motor özelliği olan bu nöronları tam algılayabilmek için diğer istemli düşünce ve duyuları durdurabilmek, meditasyon için istenen “düşüncesiz” kalmayı başarmak gerek)
• Ayna nöronlarından uyku esnasında da veri gelebilir (haberci rüyalar, istiareye yatmak)