Archive for the ‘Davranışlar’ Category

doğu&batı kafası

İnsanlık zamanın üzeride, kendine mekan ararken bir takım kavramlarla yola çıkmış.
Yaşamının (neredeyse) başladığı andan itibaren bilerek ya da bilmeden korkunun gölgesinde yaşamış.
İlk korkunun düşme korkusu olduğu akademik çalışmalarla tesbit edilmiş.
İnsanın ortaya çıkışından bu yana yıllar geçtikçe hem düşünce yapısı hem de metabolik yapısı değişmiş.
Temeldeki korku sonucu ortaya çıkan salgılar, metabolik değişimlerin sonucu insanın psikolojik yaşamı oluşmuş. (ve)
Oradan bu tarafa doğru baktığımızda insanlık tarihi yazılı olanların ötesinde birçok psikolojik davranışla yönlenmiş.

Yön kavramını sadece güneşe bakarak, dünyanın manyetik kutupları ile anlatmak sadece fiziki ve sığ bir bakış olur.
Oryantasyon, yönlendirme, kılavuzluk etme anlamlarını taşıyan ve Fransızca ‘‘orientation’’ kelimesinin Türkçe söylenişidir.
İş hayatında “işe alıştırma programı” olarak kullanılan bir terim olsa da kendi adımıza düşünmekte yarar var.
Oryantasyon’un ‘‘uyum sağlama, alıştırma’’ anlamı ile kendi hayatımıza indirmemiz gerek.
Zamanın bizim durduğumuz noktasında yönler sadece fiziki bir yönlendirmeden öte içinde birçok yargıyı da barındırıyor
Mesela Doğu-Batı kültürleri, kafası, medeniyetleri. Kuzeyli-Güneyli ayırımı. Ortadoğu, uzakdoğu…

Önce kültürün ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Siyaset, güç, insan hakları, çıkar/menfaat, birey, toplum.
Bunların hepsi kültür alanlarıdır.
İnsan, toplum düzeni içinde varlığını sürdürmek için birçok şeye gereksinim duyar.
Varlığın ve hayatın her evresini ve alanını kapsayan özelliğiyle kültür, buradaki anlamıyla değerlerin toplumdan topluma
farklılaşmasının da en belirgin göstergesi sayılır.
Akıl ise burada bir araçtır.
Batıda akıl önce bir Hıristiyanlık evrenselliği ya da Kilise tutuculuğu ile sınırlandırılırken,
Aydınlanma ile birlikte “rasyonel akıl” vurgusuyla kendi başına bırakılmıştır.
İnsan, varlık-değer-kültür üçlüsü ile bağlantılı bir sorumluluk içindedir. Bu sorumluluğu hakkıyla ifa edebilmek amacıyla önce akıl terbiyesi gerekir.
Aklın istikrarını sağlamanın yollarından biri, onu yetinme duygusu ve yürek ile terbiye etmektir.
Terbiye edilmemiş akıl, iki tarafı keskin kılıç gibi olur, onu tutmak da muhafaza etmek de tehlike oluşturur. (?)
Kültürün vazgeçilmez bir aracı durumundaki akıl, Doğu ve Batı kültür iklimlerinde muhtelif türden ürünlerin ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
Hem Doğu hem de Batı için aynı ölçüde geçerli olmak üzere insana özgü davranış özellikleri öne çıkıyor.
Her yerde düşünüp sorgulayan, kendine ve topluma faydalı insanlar vardır, bunların yalnızca Doğu ya da Batı kültürüne mensup sayılması doğru olmaz.

Stigler bugün, UCLA’da dünyadaki öğrenme ve öğretme üzerine çalışmalar yapan bir psikoloji profesörü.
Doğu ve Batı arasında pek çok kültürel farklılık olduğu ve her iki kültürde de birbirinin tam tersi olan örnekler göstermenin mümkün olduğu gerçeğini
kabul ederek Stigler, bu farklılığı şöyle özetliyor: Amerikan kültürünün büyük bir bölümünde okul çocuklarında görülen zihinsel bocalama bir zayıflık
göstergesi olarak görülürken, Doğu kültürlerinde sadece hoşgörüyle karşılanmakla kalmıyor, aynı zamanda genellikle duygusal dayanıklılığı ölçmek
için kullanılıyor.
Şimdi Batı bakışından Doğunun görünümüne bakalım;

Batı kültürü bilime odaklanır; doğu kültürü ise bilgeliğe.

Doğu içe dönüktür, batı dışa. doğu kültürü soyut değerler üzerine inşa edildiğinden, dejenerasyona, suistimale ve taklitçiliğe çok müsaittir.
Batı kültüründeki yüzeysellik ve pragmatik atmosfer ise insanı varoluşsal anlamda boşlukta hissettirir…Mesela; bir iş için japon davranış şekli:
“eğer biri bunu yapabiliyorsa, ben de yapabilirim. eğer kimse yapamıyorsa,ben yapmalıyım.”
Orta doğulu davranış şekli : “eğer biri yapabiliyorsa, bırak yapsın. eğer kimse yapamıyorsa, ben nasıl yapabilirim?”

doğu kültürü içe dönüktür, batı kültürü dışa.
biri yürek ve ruha diğeri madde ve haza dayalıdır
doğu kültürü daha kolektif, batı kültürü daha bireyseldir.
İş hayatinda doğu “being culture” batı “doing culture” dır.
doğu kültüründe hayat bir yolculuktur, batı kültüründe ise hizmet
doğu kültüründe susmak önemlidir, batı kültüründe konuşmak önemlidir.
doğu gönülün, aşkın, hayalin vatanı, batı; aklın, tekniğin, realitenin vatanı.
doğu izole biçimde yaşayan batı ise değişik inançların birlikte yaşadığı biçimdir.
doğu kültürünün yaşam prensibi erdem anlayışıdır, batı kültüründe ise etik anlayış.
doğu kültüründe din ile ilişki bütünleşme üzerinedir, batı kültüründe muhalif olmak üzerinedir.
doğu kültüründe gerçek gerçektir ve ispata ihtiyaç yoktur, batı kültüründe gerçek ispata dayanmalıdır.
doğu kültürü sisteme bakar, evrendeki her şeyin bağlantılı olduğunu düşünür, batı kültürü kişiye ve hayattaki rolüne odaklıdır.
doğu kültürü insanın öncelikle kendisini anlamaya çalışmasını, evrendeki rolünü bilmeye çalışmasını önerir, batı kültürü insanın öncelikle etrafını
anlamaya çalışmasını, araştırma ve analiz yapmasını önerir.
doğu kültüründe statüko nadiren sorgulanır, temel inanışlarda reformlar zayıftır, batı kültüründe statüko sorgulanabilirdir hatta sorgulanmalıdır,
temel inanışlarda reformlar güçlüdür.
doğu kültüründe başarı yolu hislerden geçer “her şeye sahip olmak için her şeyden vazgeç” der, batı kültüründe başarı hesaplamalar ve planlama ile
mümkündür, her şeye sahip olmak için çok ve iyi çalışman gerek der.
“su nedir?” sorusunun cevabı doğu kültüründe “su hayattır, berraklıktır, saflıktır”, batı kültüründe ise “su sıvıdır, içmezsek ölürüz, kıymetlidir” olur.
doğu kültüründe kişi kendi hisleri üzerinde ancak meditasyonla, odaklanmayla kontrol sağlayacağını söyler, batı kültüründe bunun anahtarı analizdir der.
doğu kültüründe gerçek zafer insanın kendisi ile yaptığı mücadeleyi kazanmasıdır, batı kültüründe gerçek zafer insanın etrafına, şartlara karşı verdiği
mücadeleyi kazanmasıdır.

Başka bir bakış açısından; böyle iki dev kültür kategorisi yoktur. Kültür bir ülke içinde bölgeden bölgeye, vilayetten vilayete büyük farklılıklar gösteren
bir kavram, Türkiye’de olduğu gibi , İspanya’da, Yunanistan’da mora ile batı trakya’nın, Fransa’da brötonya ile provence’ın kültürü taban tabana zıttır.

Diğer bakış; tüm insanlık tarihini 600’lerde doğmuş müslümanlığa ve kabaca onaltıncı yüzyılda doğan protestanlığa endeksleyen düalite.
Oysa batı kültürü tüm ilhamını temel dini kaynaklara dönüşten alır. Önemi esasen ekonomik ve politiktir, kültürel anlamda avrupa’da belirleyici değildir,
bir avrupa kültürü varsa o kültürün kanonik sanat eserleri italya’daki katolik sanatkarlar tarafından üretilmiştir.
Bugün avrupada hala, camiler minareli olmasın diye tartışmalar yapılırken, doğuda birçok inanışa ait ibadet yeri görebiliriz.

Doğu ve Batı’yı kategorik olarak ”iyi” ve “kötü” diye ayrıştırmak doğru olmadığı halde, bunun her iki tarafta da yapıldığına tanık oluyoruz.
Hatta Batı’da öyle “Doğu” betimlemeleri yapılmıştır ki, bunlar isim verilerek dile getirilmeye değmeyecek derecede kin ve önyargıyla malûl kolektif
Doğu hayalleri olarak ifade edilebilir ancak. Bunları irdelemek, zaman israfı sayılır.
Doğu’nun ve Batı’nın mutlak anlamda doğru ve yanlış, ilerlemeci ve gerici/durağan olarak nitelenmesi mümkün olmadığına göre, geriye insanın
kendisi kalıyor. Yeryüzünün neresinde olursa olsun, insanın sorumluluğudur asıl olan. Ve bu sorumluluk bilinciyle düşünüp eylemde bulunan insanın
tarihsel süreçte ortaya koyduklarıdır. Bu anlamda, tarihte üretilenlerin bugüne ve geleceğe ışık tutması, yönlendirici olması mümkündür.
Örneğin, ağırlıklı olarak 19.yüzyılda bazı Batılı yazarların iklim teorisiyle ya da kendilerince sosyal ve psikolojik faktörlerin analiziyle,
Doğu’nun ilerleme ve gelişmeye yatkın olmadığı yönündeki açıklamalarını tarihsel tecrübe çürütmektedir. Aralarında Uluğbey gibi Türk bilim ve
siyaset adamlarının da bulunduğu çok sayıda Doğulu insanın ürettiği eserler Batı’nın üniversite kütüphanelerinde bilimsel araştırma kaynağı
olarak kullanılmıştır.

ilişkiler (2)

Yaşadığımız Dünya’da ne kadar çok insan ne kadar çok canlı, ne kadar çok cansız var değil mi? Durduğumuz yerden bunu hissetmemiz neredeyse mümkün değil. Tıpkı Dünya ile (en azından) Ay arasındaki mesafeyi tam olarak anlayamayacağımız gibi…

Şimdi aynı paragrafı bir de böyle okuyalım;

Yaşadığımız ‘Hayat’ta gelmiş geçmiş ne kadar çok insan ne kadar çok canlı, ne kadar çok cansız var değil mi? Durduğumuz yerden bunu hissetmemiz neredeyse mümkün değil. Tıpkı Dünya ile (en azından) Ay arasındaki mesafeyi tam olarak anlayamayacağımız gibi…

Medeniyet (?) içinde sayma sistemimizin el ve ayak parmaklarına dayanması ne kadar ironik değil mi?

Yaşam boyunca ilişkiler…herşeyle….gördüklerimiz, göremediklerimiz….

Genelde problemli, stresli ilişkiler…

Lafı dolandırmaya hiç gerek yok;

İlişki kurduğumuz herşeyi etiketleyerek kafamızdaki boşluklara yerleştirip sadece bizim beklentilerimizle yaşamak, mümkün mü?

Algılamak için etiketlemek? Peki tüm yaşantımız etiketlerden ibaret ise biz kalan ne?

yaşamın olduğu yer (amatör-prof)

Yaşamın olduğu yer birçoğumuzun bildiği gibi beyinde ve hatta beyin zarındadır. Tabi şimdilik bildiğimiz…

‘Birçoğumuzun bildiği gibi’deki birçokları bunu sadece bilir, düşünür, görür. Kalanlar ise bunu yaşar, bununla yaşar. Yaşamın beyinde var olması temel bir öğretim, eğitim değil  gözlem, algı ve farkındalık sonucudur. Peki niçin birileri sadece beş duyusuyla zamanda yol alırken (alıyormu veriyormu bilinmez) diğerleri zaman-mekan ilişkisini beyin zarında bulur.

Burada hayatı büyük bir paranteze alıp insanın varsayan, öngören, farzeden, zanneden bir canlı olduğunu ki bunları bilmeden yapan olduğunu da unutmayalım. Öngörmek ve varsaymak pozitif sonuçlar ve esneklik sağlarken zannetmek insanı muhafazakar, katı ve dar alanda kısa paslaşılan bir mekana oturtur. İstasyonda bekleyen tren gibi…

Dünya üzerinde, yaşayan bütün kültürlerde farklı işletim sistemleri zamanın içine bırakılmış bizlere dikte edilir. Eğitim, öğretim adları altında. Belli bir noktadan bakıldığında aslında tek tip insanlara dönüldüğü ama bunun birkaç başlıktaki tek tipler olduğu görülebilir. En yakın örneklerden biri moda ya da kıyafet olabilir. İş adamlarının kıyafetlerini düşünün. İşadamı tatil günlerinde ne giyer mesela… Statüsü (parası) yüksek olanın belirleyeceği bir tek tiplik. Pek (maalesef) özgürlüğün anlamını kavramadan herşeye isyan eden gençler ne giyer, Rocker’lar ne giyer. Burada yalnızlıkçı aidiyet cevabı da çıkabilir. Yani adam yalnızlıktan korktuğu için, dışlanmamak için tek tipe giriyor diyebiliriz. Soru tam da bu işe: Zaten yalnız değilmiyiz, yaşam beynin ön tarafındaki zardaki mekanda zamanlanmıyor mu? Tersinden de gelelim; niçin çoğu insan sistemin içinde ve gördüklerini gerçeklik diye yorumlarken diğer çoğu -ki doğu kültürlerinden çıkmış  fikirlerle- yaşamın beyinde geçtiğini  yorumluyor?

Genel olarak sistem kendisini tekrar eden, hep aynı şeyleri yapan insanlar üretip kendi istediği kadar ilerletir. Tesla’nın (engellenmesi) hayatı gibi. Aynı zamanda bunu zorunlu kılıp yalnızlık ve yoklukla disiplini sağlar.

Testin sonucuna (şimdilik) baktığımızda doğru-yanlış ikilemine düşmemek gerek çünkü önemli olan denge.

Diğer bir açıdan sistem insanı amatör bir yaşama zorlarken, geçmişten gelen doğu kültürleri kaynaklı pek çok yapı hiçbiri tam olmasa da insanı profesyonel bir yaşama yönlendirir. Amatör yaşamın soruları daha çok “bende onlar gibi olabilecekmiyim?” tadındayken profesyonel yaşamda “ben neyim” ağırlıktadır. Amatör yaşam sonuçlarla uğraşırken profesyonel  yaşam süreci yaşar. Bu yaşam için çok önemlidir cünkü süreç birçok farklı yaşam, zaman, mekan oluştururken  sonuç ölümdür.

duygu beden

Titreşim… (frekans, harmonik)

Maddeler atomlardan, atom proton, nötron ve elektrondan oluşur.
Proton ve nötronlar ise kuarklardan oluşur.
Kuarklar ve elektronlar sicimlerden (ipliklerden) oluşmaktadır.
Yapı taşı (sicim denen) iplikler, farklı madde oluşturmaları için farklı titreşim frekanslarında titreşmeleri gerekir.

Periyodik (yani eşit zaman aralıkları ile tekrarlanan) hareketlerde, hareketin birim zamandaki tekrar sayısına Frekans denir.
Hareketin bir kere tekrarı için geçen zamana ise periyod denir. Frekansın birimi, titreşim/saniyedir. (hertz, Hz)
Alternatif akım (elektrik) da hertz ile ölçeklenir. Mesela 50 hz frekanslı bir akım saniyede 50 kere yön değiştirir.

Titreşimi anlayabilmenin yollarından biri de sestir. Sesle ilgili olguları konuşurken aslında bir nevi titreşimi konuşmuş oluruz.
Şimdi biraz sesi inceleyelim;
Ses, atmosferde canlılar (?) tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir.
Fiziksel boyutta oluşan basit bir mekanik düzensizliktir. Bir maddedeki moleküllerin titreşmesi sonucunda oluşur.
Sesin yayılması için maddesel ortama ihtiyaç vardır, boşlukta ses yayılmaz. Ses dalgalar halinde yayılır.
Ses kaynağından çıkan ses maddenin taneciklerini titreştirir ve ses yayılır. Ancak ortam ana etkendir.

Ses bir enerji türüdür, titreşimle oluşur, titreşimi enerjiye dönüştürür.
Titreşim ve ses için frekans olması gerekir. Yaşamda bütün sistemlerin sahip olduğu bir tabii frekansı vardır.
Bu sisteme dışarıdan herhangi bir titreşim verilirse, verilen titreşimin frekansı tabii frekansa eşit olduğunda rezonans denen hadise meydana gelir. Titreşimin genliği artar.
Mesela asma köprülerin belirli bir tabii frekansı vardır. rüzgar etkisiyle köprü sallanmaya başlayınca, frekansı tabii frekansa erişirse, köprü yıkılabilir.

Ses için yazdıklarımızı titreşim içinde düşünürsek durağandan yola çıkıp zaman-mekan ve gözlemciye ulaşırız.
Etrafımızdaki herşey birbiri ile etkileşimdedir. Yanyana olan herşey birbiri ile akortlanır hatta tabiatta bile (ağustos böcekleri, kurbağalar)
Herhangi bir müzik aleti ile la sesi çıkartırsak yakınındaki tüm la frekanslı şeyler etkilenip tınlar. Fransızca’da vibration par sympathie…
Elbette koku, tat, görüntü, beş duyu ötesi de titreşimlerle, frekanslarla hayat bulur. Titreşimlerde mesafe yoktur her yere ulaşır.

Yapı taşı sicim (string, iplik) ve titreşimleri ilk duyduğumuz kişi Nikola Tesla, titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü.
Tesla’ya göre evren kocaman bir titreşimdi ve hepimiz bu titreşimin küçük birer yansımasıydık.

Yaşamın özü enerjidir.
Kütle, enerjinin yoğunlaşmış halidir.
Düşünce enerjidir.
Enerji sürekli titreşerek bir ardışıklık, devamlılık, (sequence) oluşturur.

Spiritüelizmde insan titreşim seviyesine (genel frekansı) bağlı olarak yeryüzünde (çökeltilmiş şekilde) kütle-beden olarak yaşar.
Titreşimimize, frekanslarımıza uygun şekilde titreşen enerjileri de (kendi titreşim) dünyamızda kütle olarak görebiliyoruz.
İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Bu frekansın artması veya herhangi bir değişiklik başka frekansları rezonansa getirebilir.
Serbest halde duran bir tel etrafındaki titreşimlerden dolayı rezonansa geçer, kendi frekansında titreşir, bunun manası yaşamın içinde (insanların, nesnelerin ve olayların da) herşeyin beraber titreştiğidir. Burada bahsi geçen konularda yük (iyi-kötü, artı-eksi vs…) yön yoktur, daha basit düzeylerde oluşur.

“ön yargıları yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur” A.Einstein

Titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir ancak daha basit yapılarda yük-yön oluşur.
Eğer frekansımız düşükse titreşimleri farklı tınılarda, yönlü olarak yaşarız. Bir opera sanatçısı enerjiyi boşluktan bardağa ileterek sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir.
İnsan bir bardak gibi çatlamaz (?) ama oluşturduğu ya da yaşadığı frekansları düşük kalırsa rezonanslarını seçemez, yönlendiremez. Kalın (düşük frekans) bir teli rezonansa getirmek ince (yüksek frekans) telden çok daha kolaydır. Nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için önemlidir.
Titreşim başladığında oluşan frekansın harmonikleri ( kaynaktan çıkan temel frekansın katları, frekanstaki dalgalar) basit formdaki yaşam yorumlarını (iyi-kötü, artı-eksi vs…) belirler.
Harmoniklerin birçok etkisi vardır. Güncel hayatta sinüs dalgasını bozarlar, gerilimin sıfır olduğu değeri kaydırabilirler, nötr hattından aşırı akımlar geçirip yangın çıkarırlar, bilgisayarları bozarlar vs. Harmonikler elektrik mühendisliğinin uğraştığı temel sorunlardan biridir.

Özetle 0 noktasında kendimizi yeniden başlattığımızı kurgularsak; titreşim başladığı anda frekansımız etrafındaki rezonanslara göre şekillenirken bulunduğu frekansların harmonikleri, kişinin pozitif-negatif yüklenmesine yol açar. Burada henüz nasıl belirlediğimizin tam anlaşılamadığı şeçimler devreye girer. Dolayısıyla insani inanç sistemleri oluşmuştur.

Spritüel düşünceye göre Dünya işleriyle fazlaca ilgili olan insanlar düşük frekanstadır. Frekans yani titreşim düzeyi arttıkça kişilerin doğaüstü güçleri de artmaktadır. Şifa verme gücüne sahip olan kişilerin titreşim düzeyleri saniyede ortalama 500 titreşimdir. 800 titreşim seviyesine gelindiğindeyse medyumik güçler ortaya çıkar. 1000 titreşimin üzerinde telepati kanalı gayet akıcı şekilde açıktır. Saniyede 10 bin titreşim seviyesindeki insan astral seyahat yapabilir konumda oldukları düşünülür.

Materyalizm ile Metafiziğin ayrışması gibi gözüken bu noktada insani yaşam için söyleyebileceğimiz biçimler daha metafizik gibi tınlayabilir olsa da bilimin sınırları gittikçe açılmakta.

Başlangıç doğru nefes teknikleri (diyaframın içinde olduğu burundan alınıp ağızdan verilen) ile belirgin aralıklarla (bu da bir frekans) etiketlemeden, başarmaktan-stresten uzak tribünsüz çalışmalar.
Nefes çalışmaları konsantre içinde olacağı için kişinin doğal titreşimlerine dönmesini sağlar ve bir çeşit fabrika ayarlarına dönüş gibi düşünülebilinir. Eğer belirlenmiş aralıklarda (frekans) yapılırsa istenmeyen rezonanslara maruz kalmayı engelleyebiliriz. (seçmeme)
Meditasyon önemli yöntemlerden biri olsa da etiketli olmasından dolayı yüzey baskısı oluşur. Daha çok titreşimleri yükselttikten sonra olabilir.

Yaşamda bir adım geriden de bakılabilecek anlar yaratıp, frekansa uygun beslenme biçimi ile yaşama…

Her organın kendine özgü frekansı vardır. Bedenin titreşiminin dışında organlar da kendi aralarında farklı hızlarda titreşirler. Organlardaki harmonik artışı (özellikle 3. harmonik) frekans bozulması hastalık titreşimlerini rezonansa getirir. Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları da iyileştirmenin mümkün olduğu konusunda Osmanlı’da ve o zamanın dünyasında çeşitli çalışmalar yapılmıştır.

Daha güçlü bir frekansın etkisine girdiğimizde kendi titreşim alanımızdan koparız ve kendimizi kötü giden herhangi (her türlü) bir ilişkinin içinde ya da istemediğimiz bir işi yaparken bulabiliriz. İlişkilerde önemli olan doğru frekansı bulabilmektir.

Herkesin kendisine en uygun titreşimi bulma, gelişme potansiyeli vardır ve içe (öze) dönmek diye ifade ettiğimiz budur. Kendimizi dinlediğimizde titreşimlerimizi fark ederiz ve titreşimler iç ses olarak bizim için neyin iyi ve doğru olacağını bize söyler.

Yaşayan canlılar aynı dünya içinde olsalar da kendi farklı dünyalarında yaşarlar yani kendi titreşimleri, frekansları ve frekans harmoniklerinin oluşturduğu…
Hangi titreşimde olursak olalım her an farklı rezonanslara açık olarak yaşarız ancak bu noktada daha öncede bahsi geçen “seçim”ler devreye girer. Aynı titreşime maruz kalan kişiler farklı seçimler yapabilir, farklı harmoniklere bakıp yorum yapabilirler.
En kötü harmonik titreşimlerden örnek verirsek; “kortuğum başıma geldi”, “hep aynı şey”, “kırk kere söylersen olur”, “hiç şansım yok”, “…. benim böyle olmamı istiyor”, ” aklıma gelen başıma geldi”, “biliyordum zaten”

Kuantum alanda süreklilik yoktur, insan onu oluşturur. Einstein “Sır bizim o görüntüyü görmemiz değil, görüntüdeki bizin bizi görmesidir” diye açıklar.

Şamanizm… (bilgiler)

Şamanizm, insanlığın belki de en eski inanç sistemlerinden biridir. Herhangi bir kurucusu veya kutsal kitabı olmadığı gibi ortaya çıkış tarihi de belli değildir. Şamanist inanca göre dünya, gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılır. Yeryüzünü, yani “Orta Dünya”yı insanlar oluşturur. Yer altı dünyası olan “Aşağıdaki Dünya”yı ise Tanrı Erlik ve ona bağlı kötü ruhlar oluşturur. Şaman inancının ayin ve törenlerini yapan, ruhlarla insanlar arasında aracılık eden kişiye Şaman denir. İyi ruhlarla ilişki kurup, iyilik yapan Şamanlara ak-Şaman, yeraltı ruhlarıyla konuşup, Erlik ‘in hizmetinde olanlaraysa kara-Şaman denir. Şamanizm, tarih öncesine ait olan, yeryüzünde hiçbir uygarlığın mevcut olmadığı dönemde oluştuğu varsayılan bir düşünce ve inanç sistemidir. Şamanlığın oluşum serüveninin takvimsel zaman bakımından Mezopotamya ve Sümerlerden 20.000 ile 25.000 yıl öncesine dayandığı varsayılır. Doğa karşısındaki güçsüzlük sonucu doğaya teslimiyetle oluşan, binlerce yıl önce yaşanılan ve hala belli yerlerde devam eden bir inanç sistemidir.

Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır. Evren, dünya, insan, hayvan ve bitkiler âlemi bir bütün olarak düşünülür. Şamanizm’e göre evrende her şeyin bir ruhu, canı vardır. Dağlar, göller, ırmaklar, ormanlar hep canlı olarak kabul edilir ve ağaçlara kutsallık yüklenir. Şamanlar, Gök Tanrı Ülgen’e ulaşılabilmek için içlerine kapanır ve vecde ulaşmaya çalışırlar. Keltlerden, Kızılderililere, Türklere ve Moğollara kadar daha pek çok kavmin inanışı olmuştur. Klasik şamanizmin anavatanı Sibirya kabul edilmektedir.

Asya Şamanizm’inde yer alan üç âlem: Yer, yeraltı, göktür fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya’nın kimi Şamanist geleneklerinde öte-âlem anlamında kullanılır, kimi Şamanist geleneklerinde ise ölümden sonra yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı Şamanist geleneklerde yeraltı denildiğinde, genellikle öte-âlemin titreşim düzeyi kaba ve yoğun ortamları manasındadır. Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı şamanist geleneklerde öte-âlemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir.

Kuzey ve Orta Asya Şamanizm’inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise gök katlarındaki ortamlara giderler. Altay’larda göğün üç ve dokuz katından söz edilmektedir. Ayinler sırasında göğün bu katlarına çıkılır. Bazı toplumlarda 33 gök dairesinden bahsedilmektedir. Altay Türklerinde tanrı Ülgen’in yedi veya dokuz kızı ve birtakım yardımcı ruhları bulunmaktadır.”Şamanizm’de yeraltı denildiğinde bilinen fiziksel anlamıyla “toprağın altı” anlaşılmaz, her ölen insanın ruhunun göçtüğü ve Şamanların trans deneyiminde gittiği çeşitli katlardan oluşan bir âlem anlaşılır. Şaman, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine veya Göğe gider. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için göğe çıkması gerekir, fakat ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek ya da yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri gölgeler diyarına götürmek için Yeraltı’na inmesi gerekir. Fakat her iki halde de şamanın önce yer altı âlemine gitmesi gerekir, yani herhangi bir nedenle gök katlarını aşması gereken bir şamanın önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir, kimse “Yeraltı”na inmeden göğe çıkamaz. Yeraltı kavramı Grek tradisyonunda Hades biçimine dönüşmüştür. Şaman dünyasında ölüme inanılmadığı için Anadolu’da çoğunlukla “öldü” kelimesi kullanılmaz. Ruhun ölmediğini vurgulamak için, “göçtü”, “Dünya değiştirdi”,“Hakk’a yürüdü” gibi anlatımlar kullanılır.”

Şamanizm’de var olan tek tanrı Gök Tanrısı’dır. Tanrının insanlarla veya başka cisimlerle tasvir edilmesini kabul etmemektedirler. Putlar tanrının tasviri olarak yapılmamıştır. Birinin çok sevdiği bir yakını öldüğünde onun sureti yapılmakta ve evde saklanmaktadır. Şamanizm halk kültürü kanalıyla birçok öğesini tek tanrılı dinlere taşımıştır. Şamanın en önemli görevi ise çocuk ve torunlarına evrensel denge mekanizması çerçevesinde bilgelik aşılayarak onları en iyi şekilde yetiştirmek ve hayata hazırlamaktır. “Unutmayın çocuklarınız sizin değildir. Onları Yaratıcıdan ödünç aldınız.” (Kızılderili sözü)

Şaman inanışına göre ruh fizikî bedeni 40 gün sonra terk etmektedir. Türk destanlarında kırk sayısı çok yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar… Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer. İslâmiyet’te ölümün ardından 40 gün geçtikten sonra Kur’an ve Mevlit okutma âdetlerinin, Musa’nın Tanrı’nın buyruklarını Tur dağında 40 gün 40 gecede almasının, eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalmasının, Hıristiyanların paskalyaya 40 gün oruç tutarak hazırlanmasının, Ayasofya kilisesinin zemin katında 40 sütununun ve kubbesinde de 40 penceresi olmasının kökeninde o devirlerden kalma şaman veya totem gelenekleri yatar. Günümüzde Şamanizm’den kalan birçok adet ve gelenek bulunur. Su dökerek uğurlama, mum yakılması, ağaçlara bez bağlanması ve dilek tutulması, mezar taşı koyulması uygulaması, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da,  kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır. Kurşun dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldir. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “göz boncuğu” takılır.

Gök Direk veya Dünya Direği, bir tür Hayat Ağacı sembolü olarak yerleşim yerinin meydanına dikilen ve tepesinde özel bir kuş veya özellikle çift başlı kartal bulunan bir kutsal sırıktır. Dünyanın temel dayanakları sayılan Gök Direkleri, sembolik olarak, gökyüzünde Tanrı’nın kudret ve kuvvetini simgeleyen yüce çift başlı kartala kadar uzanır. Ulu kartal bu sırığın doruğuna tüner. Güneş doğunun, Ay batının sembolü olduğu için kartalın iki başı bu yönlere doğru dönüktür. “Göğün de bir direği vardır”şeklindeki bu inanış, yeryüzünde çok yayılmış ve âdeta insanlığın bir malı olmuştur. Avrupalılar, eski Roma ve Yunan kültürleri de bu direğe inanırlardı. Bu inanış, Türklerde de vardı.

Ağaç kimi zaman yaşamı, kimi zaman da evreni tasvir etmek için kullanılır. Çünkü ağaçlar kökleri ile yeraltında, gövdesi ile yeryüzünde ve ışığa yönelen yaprakları ile gökyüzündedir, yani evrenin üç katını birleştirir. Yaşamı en iyi simgeleyen de ağaçlardır. İlkbaharda çiçek açmaları, meyve vermeleri doğumu, sonbahardaki yaprak dökümü ise yaşamın sona erişini çağrıştırır. Semitik gelenekte Hayat Ağacı’nı literatüre girişi Tevrat’ta geçen “Tanrının bahçe ortasına Hayat Ağacı’nı ve Bilgi Ağacı”nı dikmesi ile başlayıp; Âdem-Havva’nın Şeytan’ın tahriki ile bu ağacın yasaklanan meyvesinden yedikleri için cennetten kovulmalarıyla devam eder. Yenilen elma bilgidir; yılan ya da şeytan akıldır.” Hayat Ağacı, insanın önüne çıkan çeşitli engellere rağmen aradığı ve ulaşmak istediği ana hedef ve amaç olarak gösterilir.

Castaneda, Şamanizm’e farklı bir anlayış getirmiştir; Şamanizm, taraftarlarına özgürlük kazandırma, kötü ruhların yokluğunu kabul etme gibi esaslara dayanmaktadır. Herkes kendinin şamanı olmalıdır düşüncesi üzerine kurulan Yeni Şamanizm, tutarlı bir hareket olmayıp farklı semantiği ve sayısız fraksiyonları ile karmaşık bir fenomendir. Yeni şamanistler arasında ayrıca Yeniçağ akımına bağlı gruplar, çevreciler, feministler ve yeniden tabiata dönmeyi hedefleyen gruplar yer alır. Bu anlamda yeni Şamanizm, postmodern felsefe doğrultusunda içinden çıktığı gelişmiş endüstri toplumlarına dogmaları, kurumları, ibadetleri olmayan, herkesin kendi mitini yaratabileceği bir din sunmayı amaçlamaktadır.

Gökle yeraltı arasında yani güzellik ve kötülük arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunmaktadır. Yeryüzü iki zıtlık arasında yaşamın varolduğu bir yerdir. Siyahla beyazın, iyilik ile kötülüğün, güzellik ile çirkinliğin mücadelesi arasında kalan insanın kendi doğru yolunu ruhlarının yardımı ile bulmaya çalıştığına inanılırdı. Evrenin yollarını kat etmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir.

Paganizm

pagan” kelimesi; kır sakinleri anlamına gelen bir latince kelime olan “paganus”tan gelir.
Paganizm ile alakalı söylenebilecek ilk şey onun bir din olmadığı, bir dinler sistemi olduğudur.  Yani Paganizm bir şemsiye, çatıdır, altında başka dinler mevcuttur. Bu dinlerden en yaygınları Druidizm, Vikka, Şamanizm…
Paganizm pek çok kola ayrılmıştır: Asatru, Huna, Şamanik kökenli uygulamalar, Santeria, Taoism, Budizm, Sikhizm vb. tek tanrılı inançların dışında kalan her inanç, din, öğreti Paganizm’in içinde yer almaktadır.
Paganizm, insan, hayvan, bitki, taş, toprak ayırt etmeden yaşayan, var olan her canlının ve şeyin bir ruhu olduğuna ve bu ruhların her birisinin de kutsal olduğuna inanan, binlerce yıllık birikime sahip olan bir inanç sistemidir ve sadece doğayla uyum içinde yaşamayı esas alır.
Paganizm tanımlanırken, üç temel direği olduğunu söyleyebiliriz: Her şey kutsaldır ve bizde, etrafımızda tanrısallık her yerde bulunur. Yaşamımızı ve ruhsal yolumuzu seçmekte özgürüzdür ve bunun sonucunda yaptığımız seçimlerden sorumlu oluruz. Evrenin doğal döngülerini kutsar ve kutlarız.
Paganların hayatlarında esas aldıkları tek kural “sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma” dır.

Pagan dinleri kendileri de dahil olmak üzere hiç bir dinin “doğru” olduğunu iddia etmez. Paganizm’e göre insan kendisini en mutlu, huzurlu hissettiği dine inanmalıdır ve bu arayışını özgürce yapabilmelidir. Bu özgürlük kendi dinini yaratmayı ya da var olan bir dini düzenlemeyi de kapsar. Halen yaşadığımız, kültürel inanışların bir çoğu Şamanizm’e, dolayısıyla Paganizm’e aittir. Nazar boncukları, dilek ağaçlarına bez parçaları bağlamak, yağmur duaları, doğumdan sonraki loğusa dönemi inancı, ölümden sonra ölen kişinin anısına yemek dağıtmak, cin, karabasan gibi doğaüstü varlıklara inanış, kurşun dökmek gibi kültürel öğeler Şamanik kalıntılardır.

Paganizm “ruhsal” bir yaşam tarzı değil tamamıyla pratiğe ve Doğa’ya dönük bir yaşam tarzıdır. Pagan kutsallığı ve pratiği ruhsallık kalıpları ile açıklanamaz. Paganizm içinde kadim bilgeliğin bütün kültürlerde ifade ettiği ruhsallığı taşıdığı kadar, maddi yaşama dönük bütün pratikleri de kapsar. Öte yandan paganizm modern yaşama uyumlu olma kaygısı gütmez. Modern yaşam bazı tüketim kalıplarından oluşmaktadır ve bu bağlamda Dünya’yı tüketen bir tarzdır. Bir paganın bununla uyumlanması kesinlikle beklenemez. Pagan Dünya’nın tükenmesine karşı koyan kişi olmalıdır.

Pagan, doğa ile uyumlanarak ulaştığı kutsallığı ya da Evren’in Yaratıcı Gücü’nü çeşitli sembollerle ifade eder. Tanrılar ve Tanrıçalar bu gücün farklı yönlerinin sembolleridir. Paganizm tanrı ve tanrıçalara tapınmak değildir. Kökenleri dünyanın eski doğa dinlerine uzanan inançların bütününe verilen genel bir isimdir. Var olan her şeyin yaratım gücünün tezahürü olduğunun farkına varılmasını temel alır. Özünde tek bir yaratıcı güç vardır. Tanrı ve tanrıça olarak addedilen kavramlar ise yaratım gücünün, evrensel özün doğa üzerinde farklı şekillerde tezahürü ve yaratıcı gücün kendisi değil, diğer her şey gibi onun birer suretidir. Paganizm’de esas olan doğaya uyumlanmak, doğa ile bir bütün olabilmektir. Paganlar doğanın efendileri değil, onun bir parçası olduğuna inanmaktadır. Bazı pagan öğretileri tek tanrıya, bazıları birden fazla tanrıya, kimisi tanrıçaya, kimisi de tanrıya, bazıları alayına birden, bazıları da hiç birisine inanmazlar. Yazılı bir kural olmadığı ve en temelde insanın kendisini “Tanrı”ya yakın hissetmesi olduğu için paganlar Tanrı’nın kim, ne, kaç tane olduğu gibi soruları üzerinde çok durmazlar. Ancak yine de tüm pagan dinleri için tanrı inancının temelinde bir Tanrıça vardır. Bu Tanrıça her şeyi yaratmıştır ve her şeyin annesidir. Ancak Tanrıça da olsa bunları tek başına yapamaz ve tüm bu yaratım sürecinde kendisine yardımcı olması için bir erkek Tanrı’ya ihtiyaç duymuştur. Paganların tanrı inancının temelinde yer alan erkek Tanrı, bir şekilde sürekli feda edilen konumundadır. Paganlar çok çeşitli tanrısal varlıklara tapsalar da, İbrahimî inanışlardaki Şeytan gibi bütünüyle kötü bir varlık kavramı bu inanışta bulunmaz.

Paganlar arasında kadın ve erkek ayrımı yok gibidir. Seksizmden tamamen soyutlanmış, bambaşka bir evrende yaşarlar. İlk bakışta anaerkil bir yapıya sahip olduğu düşünülse de, kadınlar toplumun içindedir ve mükemmel biçimde eşitlerdir. Kadınların yaşamın kaynağı olduğuna inanılır. Erkekler ise avlanırlar ve kadınlara çocuklarını verirler. Birisi diğerinden hiç bir sebeple üstün değildir.

Pagan dinlerinin bayramları mevsimsel dönümlerde, ayın belli evrelerinde ve insanların hayatlarının doğum, ölüm, evlilik gibi özel dönemlerinde gerçekleşir ve genellikle müzikli şenlikli partilerdir. Türklerin Nevruz’u da Paganizm’in bayramlarıyla birebir eşleşmektedir. Hıristiyanlık diğer dinlerin aksine malum piramitin tabanından tepesine doğru değil, en tepeden tabana doğru
yayılmış bir dindir. Yani Hıristiyanlık önce şehirlerde aristokratlar arasında yayılmış, sonra bu insanların güçlerini ve nüfuzlarını kullanarak kırsalda yaşayan, paganlara dayattığı bir din olmuştur. Bu noktada Hıristiyan din adamları ve yöneticileri, çok fazla sayıda olan pagan halkını kendi dinlerine çekebilmek için bazı fedakarlıklarda bulunmak zorunda kalmışlardır. Cadılar Bayramı, yılbaşında ağaç süsleme gibi gelenekler paganların inanışlarından HIristiyanlığa geçmiştir.

Paganlar Ay’ın insanların hayatları üzerinde, tarım işlerinde ve avcılıkta çok büyük etkisi olduğuna inanmaktadırlar. Bu çerçevede paganlar tarlalarını ayın yeni aydan dolunaya geçtiği dönemde ekerler. Bunun daha iyi bir hasat getireceğine inanırlar ya da aynı dönemde ana rahmine düşen spermlerin erkek çocuk doğmasına sebep olacağına inanırlar. Dolunaydan sonra ve yeni aydan önce gerçekleşen çiftleşmelerin dişi doğumuna sebep olacağına inanırlar.

Paganların ibadetleri basit olmakla birlikte oldukça çeşitlidir. Mum yakmak, meditasyon, tütsü ya da yağ yakmak, muska yapmak ya da adak adamak eylemlerinin bir ya da bir kaçının birlikte yapılmasını kapsar. Bu ibadetleri tek başlarına yapabilecekleri gibi grup halinde de yapabilirler ve tek gereken yere bir daire çizmektir. Pagan dinine mensup kişilerin toplanma ve ibadet yerleri bulunmaz ancak özellikle ağaçlar, sonra da tepeler, deniz kıyıları ve mağaralar oldukça kutsal mekanlardır. Tüm doğa pagan dinlerinin ibadet yeridir denilebilir. Ancak paganlar bununla da sınırlı kalmazlar, ibadetleri sırasında açık havada olmayı tercih etseler de, kapalı ortamlar da ibadet etmek için uygundur. Özetle daire çizebildikleri her yer kutsal bir mekana dönüşür. Pagan dinlerinde çemberin koruyucu etkisi olduğuna inanılır. İbadetlerden önce bir çember çizilir. Çember saat yönünde çizilmelidir, bu aynı zamanda Dünya ’nın da dönüş yönüdür. Çember çizilirken eğer ibadet bir grup halinde yapılacaksa katılanlar çemberin içinde olmalıdır. Çember çizildikten sonra içine kutsal ruhlar çağırılır ve ibadet bittikten sonra iki eliniz kanda dahi olsa çember bozulmalıdır. Aksi takdirde çağırdığınız kutsal ruhlar çemberin içinde hapsolurlar. Çemberler neyle çizilirse çizilsin zamanla kaybolurlar ve kaybolduklarında kutsal ruhlar öfkelerini sizin üzerinize salabilirler.

Paleo-Paganizm:
Eski toplumların inançları. Tek tanrılı dinler öncesi, paleolitik toplumlardan Roma’ya kadar yaşayan, diğer toplumlarda daha da süren çok tanrılı ve Doğa temelli inançlar. Çok tanrılı dinlerin gelmesi ile ya da Medeniyetin( ! ) yayılması ile yok olduğu öne sürülen bu inançlar aslında hem günümüzde yaşamakta hem de günümüz pagan inançlarına temel teşkil etmektedirler.

Mezo-Paganizm:
Bu daha çok Rönesans’tan On dokuzuncu yüzyıla kadar, eski inançların yeniden canlandırılmasına dayanır. Bazı ezoterik hareketleri de bu akım içerisinde düşünebiliriz. Gül-Haç, Masonluk, Altın Şafak gibi.

Neo-Paganizm:
Neo-paganizm ise Yirminci yüzyılın ikinci yarısında tam olarak ortaya çıkmış ancak kökenleri daha eskiye dayanan bir düşüncedir. Neo-paganizm, doğaya bağlı, doğanın döngülerini takip eden ve doğayı “Tanrıça” kavramı ile özdeşleştiren bir düşünce biçimidir. Bu bağlamda Neo-pagan eski pagan atalarının yolunu günümüz koşullarında takip etmeye çalışan kişidir.

jin shin jyutsu

DEĞER, KIYMET

 1.bir şeyin gerekliliğini, önemini belirlemeye yarayan saymaca ölçü.

 2.bir şeyin değdiği, ona denk diye düşünülen, kabul edilen karşılık.
 3.yüksek ve yararlı nitelik.
 4.üstün, yararlı nitelikleri olan kimse.
 5.kişinin isteyen, ihtiyaç duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey.
 6.bir değişkenin veya bilinmeyenin sayı ile anlatımı.

Etikte değer, bir eylemin veya eylemin önem derecesini, hangi eylemlerin en iyi şekilde yapılacağını veya hangi yolla yaşamanın en iyi olduğunu belirlemek veya farklı eylemlerin önemini tanımlamak amacıyla gösterir.

Bu tanımların herşeyi kapsadığını ancak şeyi-şeyleri kaybettiğimizde anlarız desek pek yanlış olmaz. Nasıl ki elimizde, önümüzde olan şeylerin değerini anlayamıyorsak onları kaybettiğimizde de anlayamayız. En küçüğünden en büyüğüne kadar herşeyin-hiçbirşeyin değerini anlayamadığımız halde “canlı” bir türlü akıllanmaz.

Büyük ölçekte hayat üzerinden bakarsak çoğu zaman hayatın kıymetini bilmeden insanların öldüğünü, hayatlarını hiçe saydıklarını etrafımızda hep gözlemliyoruz.

Hayatın kıymetini bilememe “an” lardan başlayarak birleşir ve gelişir. Hayatın en küçük parçası “an”dır. Tıpkı fotoğraf karesi gibi düşündüğümüzde her karenin yanyana sürekliliği ile hayatımız oluşur. Eski fotoğraflar bize hangi değerleri yaşayıp kaybettiğimizi gösterir.

Yaşadığımız fiziki dünyanın kaynaklarının değerini bilememek, nasıl sonuçlara yol açacağı insani kibiri aşamamıştır. Hatta tam olarak herşeyi yok etmeden de aşamayacaktır, desek  bile aşamaz. Bunun sebebleri arasında bazı inanç sistemleri olması zaten aşılamayacağını gösteriyor. Herşeyin insan için varolduğunu, insana hizmet ettiğini düşünmek insani kibirin ana yakıtlarından biridir.

Bir şeye değer vermek,  değerli kılmak aslında onu yaşamak, yaşatmaktır. Hayatın zenginliği değerle ortaya çıkar. Değer, kıymet derecelendirilebilir, ölçülebilir ama yok edilmemelidir. Yaşam içinde var olan herşey değerlidir ve değerini bulmalıdır.

CELTIC ZODIAK