Archive for the ‘sezgi’ Category

VÜCUDUN KATMANLARI (SAĞ SOL ALT ÜST)

VÜCUDUN KATMANLARI SAĞ SOL vitruvian VÜCUDUN KATMANLARI ALT ÜST

Serotonin

Serotonin %2si beyin, %80i bağırsak mukozasındaki hücrelerde ve kan hücrelerinde bulunur. Beyindeki seviye az olsa da Psikiyatrik tıp serotoninle çok ilgilenir. Düşük serotonin seviyesi kaos, anksiyete, depresyon, uyku bozukluğu yaşatırken yüksek seviyede serotonin (iyi?) tuhaflıklara yolaçabilir. Öğrenme, genel ruh hali, beden ısısı, cinsel davranış, iştah,endokrinal fonksiyonlar, kaslar, hafıza üzerinde etkilidir.

Erkekler kadınlara oranla %50 daha fazla serotonin salgılarlar ve bu erkeklerde mental durum sorunlarına yol açar. Duygusal algıda etkili olan serotoninin eksikliği halinde obsesif kompulsif eğilimler, kontrolsüz öfke baş ve sırt ağrıları, düşük benlik , fobiler, endişe oluşur. Serotonin düzeyini yetersiz güneş ışığı, az uyku, insülin direnci, stres, vitamin (demir,kalsiyum, magnezyum, çinko, B ve C) eksiklikleri azaltır-etkiler. Omega3 düşük seviyeli serotonin için çok etkilidir. Dört hormondan (Dopamin, Serotonin, Testosteron, Östrojen) Serotonin hakimiyetindeki insanlar “yapıcı” olurlar.

Vücutta Serotonin salgılanmasını arttıran yiyecekler:

hindi, yumurta, soya fasulyesi, badem, süt, peynir

B6 içeren tahıllar, ceviz, bezelye, patates, muz, kırmızı et, karaciğer

Güneş ışığı

Dopamin

Dopamin sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan bir kimyasal ve hipotalamus (haberleşme ve denetim merkezi) tan salgılanıp kana karışan bir nörohormondur.  Hayatın kendisinden, yaptıklarımızdan keyif alma, konsantrasyon sağlama, güçlü hafıza, dolayısı ile öğrenme becerisi  üzerinde etkili olduğu gibi bağımlılıkları da engeller. Uzun süreli  dopamin eksikliğinde  Parkinson hastalığı ortaya çıkabilir . Dört hormondan ( Dopamin, Serotonin, Testosteron, Östrojen)  Dopamin hakimiyetindeki insanlar  “meraklı” olurlar. Dopamin seviyesi başta depresyon olmak üzere  hastalıklara yakalanmamızı etkiler.

Vücutta dopamin salgılanmasını arttıran yiyecekler:

ceviz, kabak çekirdeği, badem, buğday tohumu

hindi, ördek, tavuk, balık

süt, peynir, yumurta

çilek, elma, kızılcık, kuru erik, muz, yaban mersini

pancar kökü, fasulye, salatalık, soya fasulyesi, baklagil

 

 

 

İLİŞkiler

Var olduğunu kabul ettiğimiz dünyada, şu anki bilinç düzeyinde  (en önemli ve soru soran insanlarca) varılacak son nokta “ilişki” dir.

İlişki ve ilişkiler pozisyonumuzu yani bilinç düzeyimizi belirler. Peki ilişki deyince aklımıza ne gelir?

Önce şunu düşünmek gerek; acaba hakikatle hayal arasındaki farkı hiç sorguladık mı veya sorgulayan bir insanla ilişkidemiyiz? Çünkü yaşam diye ortaya koyduğumuz şey üç çeşit hayalden oluşur. Toplu (ortak) hayal, kişisel hayal ve rüya…

Toplu hayal hep beraber duyularımızla sınırladığımız, gördüğümüz şeylerdir. Duyularımızı kullanmadığımızda hakikatin farklı olduğunu görebiliriz.  Masamızın isminin ne anlattığı veya niye masa dendiği, niçin katı olarak algıladığımız önemli değildir, hep beraber aynı şeyleri aynı şekilde görürüz. Oysa görüntüler sadece duyular ve zihnin doğrusudur. Ayrıca bu dünyanın duyusal algısından çıkmanın neredeyse bir yolu yoktur (olasılık olarak bu da bir hayal olabilir). Çünkü insan kendini sınırlandıran bir varlıktır.

Kişisel hayal insanın kendisine yaşattığı hayat tecrübesidir. Bir sebeb neticesinde yaşamayı şeçtiğimiz genel ve özel sınırlı hayatımızdır. Kimi insan zenginliği, kimi insan fakirliği yaşar ki bunlar kişisel hayalleridir. Tıpkı kafası karışık insanın yaşadıkları gibi. Aslında bu, insanın hakikati belirli bir şekilde algılamak istemesiyle oluşan hayaldir.

Rüya gerçek olmadığını düşündüğümüz kadar gerçek olan bir hayal, sınırları aşma çabasıdır. İnsan vücudu rüyada tıpkı uyanıkken olduğu gibi tepkiler verir. (terleme, konuşma vs… )

İşte yaşam bu üç hayalin arasında yaşanır ve hakikat tecrübe edilmez. Çünkü hakikatle hayal arasındaki farkı sorgulayan pek fazla insan yoktur.

Hayalden hakikate doğru yola çıktığımızda mekansızlık kavramına alışmak dolayısıyla öncel olarak korku tepkimizi çözmemiz gerekir. Korku kısaca kaosla çözülür. Kabaca, duyularla an içinde algıladığımız şey mekan, bunun dışında kalan ise mekansızlıktır. Bugünün insanı korku yüzünden binyıllar öncesinden başlayarak teknoloji yolunu şeçmiş ve geldiği noktada teknolojiyi kullanarak dünyayı küçültmüştür. Artık odamızdan dünyanın her tarafına ulaşabilir haldeyiz yani teknoloji ile her anı mekanlılaştırabiliriz. An içinde algı ve etki alanımız dışında kalan herşey mekansızlıktır. Mekansızlığı tanımlamaya çalışmak fikri 1930’larda Einsten’ la başlayan bir süreçtir. 1970’lerden itibaren Kuantum mekaniği ile mekansızlık teorileri geliştirilmiştir. Yapılan deneyler atomaltı parçacıkların mekansız şekilde etkileşim kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir. 1980’lerden sonra mistik doğu akımlarının araştırılması ve moda olması ile birlikte bu akımlar ile bilim arasında bir yakınlaşma başlamıştır.  Birçok insan bilim ruhsallaştı dese de bilim adamları önceleri bunların sadece kuantum düzeyde olabileceğini savunmuş fakat deneyler sonucu (1994 Meksika üniversitesi) mekansız iletişimin olabileceği ispatlanmıştır.

Bir atom onu gözlemleyen biri olmadığı sürece her yere yayılmış halde bulunur. Bu bir çeşit evreni yaratma işlemidir. Bilinçli bir varlık olmadığı sürece sadece olasılıklar ve onların genişlemesi olur. Kesin olarak gerçekte olan hiçbirşey yoktur. Bir gözlemci olduğunda elektron gözlemciye göre pozisyon alır, gözlem durduğu an elektron yine heryerdedir.

Maddenin doğasına indiğimizde, sorularla derine inebilirsek bildiğimiz dünyaya ilişkin herşey yok olur. Burada artık obje, zaman, mekan yoktur sadece ilişkiler vardır. Aristo felsefesi ile gelmiş olan madde kavramı burada geçerli değildir. Madde hakkındaki gerçek; evrenin özünün bilinç olduğudur.

En küçükten en büyüğe herşeyin birbiri ile olan ilişkisi mekansızlık içinde ve sonsuz olasılıklar denizinde şeçimler yolu ile zaman ve mekanı oluşturmaya karar verir.

Bilinç-Bilgi

Bilinç bilgiden başka bir şey değildir.
“Ben” denilen gerçekte “bilgi”den başka bir şey değildir!.
Evrendeki her şey aslında çok boyutlu “TEK KARE” bilgiden ibaret olmasına rağmen; algılayan bilgi birikimlerinin algılamalarına göre, çok kareler olarak kabul edilmektedir. Daha basit bir anlatımla zaman, anlık fotoğraf karelerinin insan algısında birleşmesi, sürekli kabul edilmesi ile oluşur.

Her yazı veya resim, gerçekte, nasıl beyaz kâğıt üzerinde yan yana gelmiş noktalardan oluşmuşsa; tüm varlığı, tüm boyutları ve katmanlarıyla meydana getiren ve her an yeni bir şekil alan “bilgi” de, “tek kare” resmi öylece meydana getirmiştir.
Bu yüzdendir ki her insan, kendi “nokta”sının oluşturduğu “bilgi” kozasında yaşar; kâh mutlu kâh mutsuz bir hâlde!. “Bilgi”sinin sonucu olarak!…

DNA’lar “bilinçli bilgi birikimleri”dir.
Nöronlar ya da DNA’lar “dalga”larla değişik veri tabanları oluştururlar.
Beynin biyokimyası, biyoelektrik yapı tarafından yönlendirilir.

Bilinç, ölmez; ölümü tadar!.
Ölümü tadan, bu tadıştan sonra da yaşamına devam eder…
“Ölüm”, bilinc-ruh bütünlüğünün, beden-beyinle ilişkisinin kesilmesi anlamınadır!.
Dolayısıyla, kişinin, bedeni ve beyni itibariyle, madde diye kabul edilen boyutta iken; bilinci ve ruhu (ışınsal dalga bedeni) itibariyle de maneviyât âleminde yaşamını sürdürür.

Bilinç insana ait değildir, o temeldir. Aslında birleşik alandır.

inceleme

insana zaman hediye edilir, insan zamanı harcar...
kendisine gösterilenleri bilir, başka birşey bilmez...
(programlanmış) doğruların peşinde koşar (kendine göre)

maddi hayatla bu kadar iç içe olmadığımız zamanlarda "insan hayatı
doğru ve gerçeğin peşinde geçer" diye düşünülürken günümüze yaklaştıkça
"insan hayatı doğruların (özelliklede kendi doğrularının) peşinde
koşarak geçer" olarak sadeleşmiş,günümüzde "insan hayatı paranın-gücün
peşinde koşarak geçer" şeklini almış gözüküyor.

eski günlere baktığımızda "fiziki dünyadaki doğru kavramını evrenin
doğrularından ayırt edebilmeye farkındalık denir. Fiziksel dünyadaki
doğrular toplumsal baskılarla,korku ve zannetmelerle toplumun tıpkı tek
bir organizma gibi kendini koruması ile oluşmakta oysa evrenin, yaşamın
doğrularını gerçek kabul ederiz. Evrenin doğruları ile fiziksel dünyanın
doğruları arasındaki fark: evrenin doğruları gelişir, fiziksel dünyanın
doğruları ise değişir.Örneğin fiziksel dünyada kabul gören, yüzyıllardır
değişen bir sürü doğruya rağmen "sevgi" sürekli gelişmiştir.

Kesinlik

Evet  bugüne kadar herbir insanın tek tek veya beraberce bir çok yargısı, öngörüsü olsa da sahada (pratikte) yada o anda oluşan parametrelerin değişkenliği yüzünden yaşam için kesin konuşmak sadece yönlendirme çabasıdır. Yaşamı ilişkiler yumağı olarak düşünürsek, ilişki kapsamındaki herbir ögenin tekil ve çoğul ilişkilerini mikrodan makroya hesaba katabilirsek ki buda zamanın içinde yer aldığı sürece değişken olacaktır, “böylece kesinliği oluşturabiliriz” diyerek hiçbir yere varamayız. Kesinlik ancak değişkenlerin yada göreceliliğin matematiğini oluşturduğumuzda ortaya çıkabilir. Şimdi bir kesinlik oluşturmaya çalışalım.  Oluşturan kişi A olay ise “H” olsun. Konu ile ilgili olarak A’nın geçmişte yaşadığı deneyimler “PE”, başkalarına ait olan deneyimler ise “GE” olsun. Alternatif düşünceler için  “U”, vücud kimyası için “BC”, uzun dönem “L” kısa dönem “S” hava durumu “N” beyin kurgusu ve bakış açısı  “V”, etki-tepki “R”, şuan faktörü “X”

H> ((L.V+S.BC) /N + ((PE+GE)-U).(S.BC))+(S.R).X= kesinlik

Böyle bir formül işe yararmı? Tabi ki yaramaz. İnsan düşüncesini yakalamaya çalışmak sabunu tutmaya çalışmak gibidir, boyna elinizden kayar gider. Ancak duygu kalıplarını öğrendikçe kestirilebilir bir hal alır.

BEYİN AKORTlanabilirmi?

Titreşim zamana bağlı olarak gözlendiğinde ortaya frekans çıkar. Bu bize titreşime sahip herşeyin frekansı olduğunu söyler. Yani yaşama dair bildiğimiz herşeyin bir frekansı vardır. Bunun yanında güç, yoğunluk, basınç gibi özelliklerle durum belirlenir. Birbirine yakın frekanslardan yoğunluğu, gücü düşük olan yüksek olana doğru sapma gösterir. Bu bir akort yapma durumudur. Müzik enstrumanlarında akort yaparken daha önceden belirlenmiş frekansları esas alıp onlara göre düzenlemeler yaparız. Daha önceden insanlar tarafından belirlenmiş frekanslar esastır. Ancak yaşamın içinde bizler için uyumlandığımız frekansların doğruluğu tartışmalıdır. Mesela uyuyan birinin yanında bizlerin de uykusu gelebilir ya da uyuyanı uyandırabiliriz. Bu freakansların çarpışmasıdır ve güçlü olan kazanır. Yani akort güçlü, geniş, baskın, yoğun olan frekansa göre yapılır.

İnsan beyninde dört frekans belirlenmiştir.

*Delta (0.1 –3 Hz)
En düşük frekanslar deltadır. 4 Hz’den düşüktür ve derin uykuda görülür. Bazı anormal süreçlerde aynı zamanda “empati hali” hissedildiğinde delta dalgaları bilinçaltı düşünceyi yansıtır. 1 yaşa kadar olan bebeklerde dominant ritimdir ve uykunun 3. ve 4. evresinde bulunur.
Amplitude (genlik, genişlik) en yüksek ve en yavaş dalgadır. Fiziksel dünyadaki farkındalığımızı azaltmak için delta dalgalarını arttırırız. Aynı zamanda bilinçaltı düşüncelerimize delta dalgaları vasıtasıyla ulaşırız. Burada dalganın yavaştan durağana  olması ile fizikselden bütünsele bir yol olduğu düşünebilinir. Ortak bilinç bağlantısı ve varlığın kapladığı alanı genişletmek için bu kapıdan geçilir.
Fizikselde performans arttırmak isteyenler delta dalgalarını azaltır ve yüksek odaklanma ve peak performans (yüksek performans) elde edilir.

*Theta (4-8 Hz)

Diğer bir beyin dalgası da thetadır. Theta 3.5 – 7.5 Hz arasında faaliyet gösterir ve “yavaş” aktivite olarak sınıflanır. Yaratıcılık, sezgi, hayal kurma, fantezi kurma ve hatıralar, duygular, heyecan uyandıran olaylar için bir çeşit mahzen gibidir. Bu dalga bütünselden fiziki hale geçiş kapısı olduğundan varlık kendindeki bütünselliği görebilir. Tekrardan yaratım için gerekli olan tüm sinirlerin birbiri ile iletişimi bu dalga boyunda gerçekleşir. Ancak kendini sadece fiziksel kabul eden varlıklar için zarar vericidir. Çünkü varlığı zannettirir.
Theta dalgaları içe dönük odaklanma, meditasyon, dua ve ruhani farkındalık sırasında kuvvetlidir. Uyanık olma ve uyku arasındaki durumu yansıtır. Bilinçaltıyla ilgilidir. Uyanık haldeki yetişkinler için anormal ama uyku sırasında olması normaldir. Theta’nın hippocampal ve limbik sistem bölgesindeki aktiviteyi yansıttığına inanılır.

*Alpha (8-12 Hz)
Alpha dalgaları 7.5 ve 13 Hz arasındadır. Alpha dalgalarının can alıcı noktası 10 Hz civarındadır. Sağlıklı alpha üretimi, zihinsel beceriyi arttırır, zihinsel ahenge yardımcı olur, rahatlama duygusunu arttırır. Bu durumda elinizdeki herhangi bir işi başarmak için hızlı ve etkili hareket edebilirsiniz. Alpha hakim olduğu zaman kişiler kendilerini rahat ve sakin hissederler. Alpha bilinç ile bilinçaltı arasında köprü gibidir. Gevşemiş, rahatlamış normal insanlarda görülen başlıca ritimdir. Hayatımızın büyük bir kısmında, özellikle 13 yaştan sonra mevcuttur. Fiziksel halimizi anlamak için Alpha dalgası şarttır.

*Beta (12 Hz üstünde)

Beta aktivitesi hızlı bir aktivitedir. 14 ve üstü frekanstadır. Eş zamanlı olmayan aktif beyin dokusunu yansıtır. Simetrik dağılımda genellikle her iki tarafta görülür, önde daha fazladır. (frontal) Kortikal hasarda kaybolabilir ya da azalabilir. Genellikle normal ritimdedir. Dışsal ve içsel uyarıcılara duyarlılık veya kaygılı olma durumunda veya gözler açıkken dominant ritimdir. Gözlerimiz açıkken, dinlerken, düşünürken, analitik bir problem çözerken, karar verme veya yargıya varma durumunda, etrafımızda olan biten bilgiyi işleme sırasında aktiftir.

Peki bu durumda soru şu; ” Bu dalgaları kontrol edebilirmiyiz? ”                                   cevap ……                                                                                                                                                  tabi ki evet ve zaten birçoklarımız bunu kullanıyor.

NÖROTEOLOJİ

Temporal lobun elektrikle sitimülasyonu (uyarılması) vizyonu oluşturur. Bu loblar başın her iki yanında bulunur ve beyinin lisan, kavramsal düşünme ve ilişkilendirme bölümlerine ev sahipliği yaparlar. Temporal lob epilepsisinde bu bölgedeki anormal aktivite patlamaları, vizyonları arttırır. Bazı çalışmalarda  temporal lob epilepsisi ile dindarlık arasında bağlantı olduğu düşünüldüyse de diğer bir görüş  bu durumun son derece kuvvetli  Joan of Arc (Jandark) tipi dinsel görüntüler ve seslere sebep olduğudur.

John of the Cross yıllar boyunca Tanrının varlığını gerçekten hissedemeyen bir rahibe olup daha sonra vizyonlar görmeye başlamıştır. Buna sebep de temporal lob epilepsisidir. Rahibe ameliyat olup olmama konusunda  kendisi ile mücadele etmektedir, çünkü bu ameliyat onu büyük ihtimalle tedavi edecek fakat vizyonunu da sona erdirecektir. Dostoyevski, Saint Paul,  Avila’lı Saint Teresa , Proust ve diğerlerinde de, ruhsal konularla ilgilenmek şeklinde bir takıntı (obsesyon) yaratan temporal lob epilepsisi olduğu düşünülür. Buna sebeb oldukça yaygın bir şekilde yaşanan ‘’tanrının sesinin duyulması’’ olayınında temporal lobun elektriksel aktivitesi  olduğu fikridir. Bu insanın içinden gelen sözleri yanlış yorumlayıp kendinin dışındaki bir şeye atfettiğinde ortaya çıkar (iç konuşma: kafanın içindeki küçük sestir ki insan bunu kendinin yarattığını bilir) Bu tecrübeler süresinde beynin Broca Alanı (Konuşma üretiminden sorumlu alan) açılır. Bir çoğumuz buna, kendi iç sesimizin konuşması diyebiliriz. Devamlı davul çalma, dans etme, büyü yaparken kullanılan sözlerin devamlı tekrarı, bunların hepsi de dikkati tek ve yoğun bir duyusal uyarıcı üzerinde yoğunlaştırır aynı zamanda son derece güçlü duygusal tepkiler yaratırlar. Bu karışım beynin uyarılma sistemini (aynen yoğun korku durumlarında olduğu gibi) en güçlü bir şekilde harekete geçirir. Böylece, beynin dengeyi sağlamakla görevli olan yapısı hippocampus frene basar. Hippocampus nöronlar arasındaki sinyal akışını engeller, bu da tıpkı bir trafik polisini trafiğin yoğun olduğu yollara girmesini engellemesine benzer. Sonuçta beynin bazı bölgeleri –buna meditasyon ve dua sırasında sessizleşenlerde dahil- nöronlardan gelen verilerden yoksun kalırlar.

Gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz herşey beyin tarafından oluşturulup, yaratılır. Tehditleri ve kaydedilmiş korkuları yöneten amygdala’daki aktivitenin baskı altına alınması kontrolu sağlar. Eğer gerçek dediğimize ulaşmak istiyorsak objektif olabilmek için  uzaydaki/ boşluktaki orientasyonumuz (yönlendirilmemiz) ve dünya ile kendimiz arasındaki ince keskin ayırımı oluşturan parietal lob akımları da sessiz kalmalıdır. Kendi benliğimizi farketmemizi sağlayan ve zamanı tespit eden frontal ve temporal lob akımları engellenmeli, devre dışı kalmalıdır.

 

Dikkatin odağı  prefrontal korteks olarak düşünülmektedir. Yönlenme-ilişkilendirme bölgesi olarak isim verilen Parietal lobda zaman ve mekana ait bilgiler ve vücudun uzayda/ boşlukta yön tayini ile bilgiler işlem görmektedir. Burası aynı zamanda vücudun nerede bitip geri kalan dünyanın nerede başladığını saptar. Özellikle Sol Orientasyon Bölgesi fiziksel vücudun limitsizliği ile ilgili bir duyu yaratır. Sağ orientasyon alanı ise içinde vücudun var olduğu fiziksel mekan duyusunu yaratır. Orientasyon (yönlendirme) alanı görevini yapmak için duyusal verilere  ihtiyaç duyar.  Eğer siz bu bölgedeki duyusal inputları (duyusal veri girdilerini) bloke ederseniz, meditasyon konsantrasyonu sırasında yaptığınız gibi beynin kendi ve kendi olmayanlar arasındaki ayırımı oluşturmasını engellersiniz. Şayet duyulardan sol orientasyon bölgesine hiçbir bilgi gelmezse, beynin kendisi ve dünya arasında koyduğu sınırlamalar engellenir . Bu durumda beynin sanki kendisini sonsuz ve en mahrem bir şekilde herkes ve herşey ile sanki kumaş dokumasında olduğu gibi birleşmiş görmekten başka seçeneği kalmamıştır. Şayet duyusal verilerden yoksun kalan sağ oryantasyon bölgesi ise bu defa beyin mecburen sonsuz bir mekan olduğu hissine kapılacaktır. Doğal olarak herhangi bir dinsel tecrübenin beyin aktivitesine yansıması çok şaşırtıcı olmaz. Yıldırım gürültüsünden, küçük köpeği görmeye kadar, yaşadığımız, tecrübe ettiğimiz herşey beyinde iz bırakır.

Ancak, tecrübenin sinir hücreleri ile ilişkisi olduğu için sadece beyinde tecrübe oluştuğu söylenemez veya tecrübe sadece beyin tarafından yaratılan hayali, gerçek olmayan bir aktivite olarak tanımlanamaz. Bir elmalı pay aldığımızda ne oluyor; beynin koku bölgesi tarçın ve meyvenin aromasını tanır, kayda geçer. Somatosensoryal korteks dil ve dudaklarda hissedilen o kıtır kıtır parça ile ilgili işlemlere geçer ve tükürük salgısı başlatır. Vizüel korteks; görünüşü kayıt eder ve tanır. Ayrıca geçmişte ki elmalı payların hatırlanması (büyükannenin mutfağında, köşedeki fırından vs) asosiasyon (bağlantı kurma/ilişkilendirme) korteksini aktivite eder.  Fakat bu payın gerçekliğini engelleyemez. Beynin dini bir tecrübe sırasında ne yaptığını görmek bize bizzat din hakkında bir şey anlatmaz (özellikle tanrının varmı yokmu olduğu hakkında).

Bir objenin dini bir hayranlık duygusu uyandırması, beyindeki visual-association bölgesi/ görüntü-ilişkilendirme bölgesine bağlıdır. Bu bölge gözün gördüklerini yorumlar,  bu da imajlarla ilgili olarak daha önceden beynin öğrendiği duygu ve anılar arasında  bağlantı kurar.


5 ELEMENT

ATEŞ
hızlandırıcı-aydınlatıcı-güçlü-yokedici-eritici

Ateşi kullanmak için onu tanımak gerekir, onu tanırsak hakim olabiliriz. Ateşten korkmak onu tanımamak zarar verir.
Ateşin olabilmesi yakıt ve havaya bağlıdır ancak yakıt olsa bile hava olmadan ateş olmaz.
Aşk ateşinde de yakıt (aşık olunan) ve hava (düşünceler) vardır.                             Aşk yoksa eylem olmaz. İnsanın hareketini besinlerin yanması ile oluşan enerji sağlar. İnancı oluşturan bilginin ateşidir.
Ateş kendini kontrol edemez, büyümesi küçülmesi başka faktörlere bağlıdır.
Ateş sonludur ama aynı zamanda form değiştiricidir. Yakıtı küle ve başka bir forma dönüştürür.
Yönlendirilmesi gerekir.
Ateşi hissederek ve görerek algılarız.
pozitif ….   aydınlatan, formlandıran, yardımcı                                                                    negatif…   yok edici, formlandıran

koç-arslan-yay
Ateş grubu burçları çok canlı ve güçlüdürler . Yaratıcı, hevesli ve enerjik olurlar .Yeni fikir ve kavramlarla oynamayı sevdikleri için her konuda yeni akımlar getirebilirler. Doğuştan liderdirler. Güçlü karizmaları ve  ışıltılı karakterleri ile insanları kendilerine çekerler. Yüksek idealleri, geniş görüş açıları, tutkuları ve “herşeyi yapabilirim” iddiaları ile ilham verici ve etkileyicidirler.

SU
akar-doldurur-kaplar-güçlü-taşıyıcı-temizleyici-arıtıcı-uyumlu

Suyu kullanmak için onun dilinden anlamak gerekir.
Bulunduğu duruma uygunluk gösterir. Dökersen dökülür, sıçratırsan sıçrar.
Su aynı zamanda bilinç demektir. Yaşamda su vardır, bulunduğu yeri kaplama özelliğinden dolayı baskın karakterlidir.
Suyun yüzeyinde incecik cir zar vardır, bu zarı  parçalamadan suyun üstünde durabiliriz. (sabır)
Su ısıtılınca içindeki atomlar hızlanır, soğutulursa atomlar yavaşlar.
Su toplu olarak hareket ettiğinde dalga oluşturur.
Suyu görerek ve dokunarak algılarız.
pozitif ….   can verir, güzelleştirir, arıtır
negatif …   yokedici, boğucu

yengeç-akrep-balık
Su burçları yoğun ve güçlü duygularını özenle korumaya çalışırlar. Duygusal, romantik ve çok hassastırlar. Sezgileri çok güçlüdür ve sizin söylediklerinizden çok yüz ifadenizden, ses tonunuzdan,vücut dilinizden anlam çıkarırlar. Bu özellik Balık burcunda çok gelişmiştir. Su, temizler ve hayatın devam etmesini sağlar. Su, evrensel çözücüdür. Su burcundan birine sorununuzu anlatın, kendi sorunu imiş gibi üstlenecektir. Sizi dikkatle dinler, duygularınızı hisseder, manevi destek olur ve iyi tavsiyelerde bulunur.

HAVA
taşır-kaplar-nefes-başlatır-sağlar

Hava görünmez, tutulmaz ama heryerdedir.                                                                Birçok şeyin başlaması havaya bağlıdır.
Havayı kontrol etmek miktarına göre değişir.
Hava toplu haraket ederse rüzgar oluşur.
Bazı şeyler için hava yakıt görevi görür.
Hava şükretme duygusuna yolaçar.
Arkaplanda duran ortam sağlayıcı.
Havayı nefes alarak ve hareket ettiğimizde algılarız.
pozitif  ….  başlatan, yaşatan, ortam sağlar
negatif …   büyütücü, boğucu, ezici, baskıcı

ikizler-terazi-kova

Hava burçları düşünce alışverişi ve haberleşmeyi yönetir. Bunlar en entellektüel ve akıllı burçlardır. Meraklı, hareketli hava burçları devamlı yeni fikirlere açtırlar. Akılcı, çok yönlü, konuşkan, hızlı ve uyanık tiplerdir. Tatlılıkları ile her istediklerini yaptırmayı, becerileri ile de zor durumların üstesinden gelmeyi iyi bilirler. Bilgi toplamayı ve yaymayı seven sosyal kişilerdir. Hava burçları Zodyak’ın bilgi işlemcileridir. Bütün burçlar içinde en az duygusal olan ve en tarafsız burçlardır. Doğruya ve gerçeğe çok önem verirler.

TOPRAK
sağlayan-sürükleyen-sürdüren

Toprak mekan kavramıdır. İçinde devamlılığı sağlayan unsurları barındırır.
Ortamın oluşması ona bağlıdır, gereklidir.
Hayatın karşısında vefalıdır.
Başlangıc ve son olarak algılanır.
Toprağı görerek, koklayarak ve dokunarak algılarız.
pozitif ….   sağlar, kaynaktır, istikrar oluşturur.
negatif …   tek başına çok baskındır, faniliği çağrıştırır.

boğa-başak-oğlak

Toprak burçları biçim verir, altyapı kurar ve meydana getirir. Zodyak’ın üreticileridir ve olayları gerçekleştirirler. Kendilerinin ya da yakınlarının rüyalarını gerçekleştirirler. Çizim yapmaktan bütçe çıkarmaya, iş programından, iş akışına ve zamanında bitirmeye kadar bir işin tüm evrelerini iyi kavrar ve yaparlar. Kendilerini yaptıkları işe adayan, sorumluluk sahibi kişilerdir. Başarılarının büyük bir bölümünü pratik olmalarına ve ellerindeki kaynakları iyi kullanmalarına borçludurlar. Gerçekçidirler ve kavrama yetenekleri gelişmiştir. Son derece dakiktirler ve zamanlamaları iyidir. Sadık, sabırlı ve dengelidirler. Tedbirli, tutucu bir kişiliğe sahip oldukları için ani kararlar vermez, adımlarını düşünerek atarlar. Bu sayede para, zaman ve enerjilerini boşa harcamazlar. Uzun vadeli planlar yaparlar. Son derece hırslı, kararlı oluşları ve kuvvetli iradeleri ile istedikleri konularda çok başarılı olurlar.

METAL
güçlü-kibirli-soğuk-gururlu

Metal kuantum düzeyde akar, aşınır, bulaşır.Bu manada zamanı temsil eder.
Su veya hava ile birleştiğinde yok olabilir.
Metali tanıdıkça onu kontrol edebiliriz.
Metal güçlü gözükür ama içten içe erir.
Yaşama yardımcıdır.
pozitif  …  yardımcı
negatif…    yok edici, parçalayıcı

elementlerin ilişkileri
Ateş-Su………..ateş suya teslimdir, suya hiçbirşey yapamaz.                                     Ateş-Hava……..ateş havayı kullanır ve onun yapısını değiştirir, onu mana olarak yok edebilir. Ateş hızlandırıcı olduğu için havayı ısıtır ve hareketlendirir.
Ateş-Toprak……ateş toprakla ilişki kuramaz, yanyana durabilirler, birbirlerine küs kalabilirler. Çünkü yanyana gelince ateşin yakıtı toprağa karışır.
Ateş-Metal………ateş metali değiştirir, eritir, ona egemendir. Ateş metale her istediğini yaptırabilir.

Su-Ateş……….su ateşi söndürür, yok eder
Su-Hava………ikisi kardeş gibi yan yana durabilirlerse de farklı ortamlardır. Su havayı itebilir. Birbirlerinden menfaati olmayan, ortak düşüncelere sahip kardeşlerdir.
Su-Toprak……su toprakla çok iyi anlaşır, onu besler, yeniler, eğitir. Bu süreç toprağı suya bağımlı, aşık hale getirir.
Su-Metal………su metalin düşmanıdır. Aralarındaki ilişki zamana bağlıdır. Su metali arındırmaya çalıştığında ortaya metalin negatifi (paslanma) çıkar. Su metalin yapısına girerse metal etkilenir.

Hava-Ateş…….Hava ateşi beslese de aslında onu sevmez, yok etmeye meyillidir.
Hava-Su……….Hava suyun eğiticisi, yönlendiricisidir. Suya baskı kurabilir.
Hava-Toprak..Hava toprağı besler, bakıcılığını yapar
Hava-Metal…..Hava ile metal düşmandırlar. Zaman havanın metali yok etmesine yardım eder.

Toprak-Ateş…..Toprak isterse ateşi kaplayıp yok edebilir, onu yönlendirebilir.
Toprak-Su……..Toprak suyu sever, onu ister
Toprak-Hava… Toprak havayı da sever, onu da ister
Toprak-Metal….Aralarında ilişki yoktur.

Metal-Ateş.…….metal için ateşe söyleyecek söz yoktur. Eninde sonunda onun yakıtı bile olabilir.
Metal-Su………..metal suya karışırsa onu kirletir, yani metal suyun yapısına girerse suyun bilinci değişir. Tabi bu metal için bir intihar olur.
Metal-Hava…….metalin havaya birşey yapabilmesi için çok uzun zaman gerekir.
Metal-Toprak….metal toprakla birşey yapmasada yine zaman içinde