Archive for the ‘Davranışlar’ Category

Genel bir bakış

Yaşamın her atomu (parçası) o kadar önemli ki…..

Evet atom…çünkü

Zaman için ne söylersek söyleyelim (zamanın) kabuğuna bile yaklaşamayız. Bunun manası herhangi bir anda “şöyle bir muhakeme, değerlendirme, analiz yapayım” derken bile zaman durmaz, akan zamanın sularında , sadece “zan”larımızla debeleniriz.

Bu bakış açısı niçin sürekli tersten baktığımıza bir cevap olabilir.

O zaman düzünü anlatalım;

Görürüz
İşitiriz
Koklarız
Tadarız
Dokunuruz

Bunlar zamanın üzerinde ilerlerken aldığımız veriler. Hemen eklemek lazım; tüm bu veriler eksik- aldığımız bütün veriler eksik… Üstelik uzunca yazmak gerek: daha önceden eksik verileri ile zamanda yol almış ve almaya devam eden beyinlerin işletim sistemlerini bize yüklemeleri ile oluşan büyük bir eksiklik… Neşet Ertaş’ın anlatımı ile ” Ah yalan Dünya”

Tüm bunlar negatif bir durum mu oluşturur?

Tam tersi…

İşte tam da bu noktada birilerinin tam olarak bilmeden anlamadan söyledikleri “Farkındalık” hatta bilinç devreye giriyor.

İçe yolculuk, kendini bilmek- bulmak, özüne dönmek…

Dış dünya öyle bir sistem oluşturmuştur ki size her şeyi verir hatta kendi alternatifini dahi…  Bu sistemden çıkmak neredeyse imkansız. Ancak içten dışa bir yolculuğu tartışabiliriz ki bu da pirinci ayıklayarak olabilir. Nelerin klişe, nelerin zorlama, nelerin gerekli, nelerin genetik vs. olduğu bulmak, deyim yerindeyse muzun kabuğunu soymak gerek.

Kendi sistemini zorla uygulatan “Batı” için zaman batıya gittikçe hızlanır, oysa doğuda zaman yavaştır… Kendi hayatından (tamamen kendi açısından) memnun olan biri için doğru nedir?    Bizim gibi olmayanları eleştirme ve hatta kabul etmeme sebebimizin temelinde kendimizi onaylatmak çabası yatar. Birbirlerini onaylamış (eksik verilerle) insanlarla oluşan toplumlar, kültürler, ülkeler…

Hemen yazalım; gördüklerimiz enerjinin bir formu, işittiklerimiz havanın titreşimleri, kokular kimyasal, tadlar kimyasal, dokunmak elektromanyetik etkileşim ve tüm bu alanlarda kendimizi hiç geliştirmedik hep sınırlı ve eksik kaldık. Oysa teknolojiden önce kendi sınırlarımızı ilerletebilirdik…

 

harflerin ses izi

Hayat Ustası mı?

Özgüven, özüne güven…

Öz nedir? özümüzde ne var, nasıl birşey?

Ortalama bir insanın anlayabileceği birşey mi ki, heryerde “öz güven” eksik-fazla diye bahsederiz.

Veyahut bahsi geçen kişi ne anlıyor, bilirmiyiz?

Tanımı kişinin kendine olan güveni, self-confidence, kendine güvenen kimse diye tanımlanan…

Uzun anlatımda; yapabileceğimiz şeylerin ya da yapamayacağımız şeylerin kararını başkalarının değil kendi seçimlerimiz olması, kendiniz dışındaki kişilerin   yönlendirmesine izin vermememizdir.

Bu anlatım bizi “değer” kavramına götürür. Hayat içinde yol alırken değer, kıymet analizlerini ne kadar yaptık, yapıyormuyuz, biliyormuyuz?

Böylece psikolojik bedenimize kadar geldik. Psikolojik bedenimizde ne kadar yara var, enfeksiyonlara açıkmıyız, ilacımız varmı-başkasından ilaç alıyormuyuz?

Şimdi de “Özsaygı”ya geldik.

Kısa ve hızlıca ilerliyoruz….

Özsaygı, içgüç, direnç, kendine inanç…

Tanım; İnsanın kendine duyduğu saygı, onur, haysiyet, izzetinefis…

Buradan yukarı bakınca gerekli olanın korkuları göğüsleme, bilme olduğu beliriyor. Önce bilmek, öğrenmek yavaş yavaş farkındalık (algılamanın ötesinde) zaman içinde bizi besler, içgüç sağlar.

Yine bir köşe; “Bakmak”

Bakmayı bilmemiz, öğrenmemiz gerek. Bakınca “Görmek” gerek. Görmeyi bilmemiz, öğrenmemiz gerek.

Nasıl bir sıralama var acaba? Önce bilmek mi yoksa korkuları göğüsleme mi? Hatta var olduğunun bilincine varabilmek?

(Pek çok açıdan) aslında biz yokuz ve var olmaya çalışırken yanlışlıkla (ya da yönlendirilerek-güdülerek vs..) onaylanmayı varolma sanıyoruz. Hem de tam şu aralar ve artarak…

Gittikçe artan bir hızla yan yana kol kola koşarken frene basabilirmisin? Bir dakika, benim bir durup bakmam lazım diyebilirmisin?

Türkçesi: kafanı sosyal medyadan, moda akımlardan, klişelerden, adetlerden, inançlardan, beğenilmeye çalışmaktan, sevilmeye çalışmaktan, önemsenmeye çalışmaktan, güç kullanmaya çalışmaktan, aynenlerden kaldırıp frene basabilirmisin?

beslenme

“bir şey bitkisel ise doğrudur”, “doğadan gelenden zarar gelmez” düşünceleri son derece tehlikelidir. Eczane raflarındaki tüm ilaçlar bitkisel içerik bazlıdır ve bilmeden beslenme rutininizi bozmak da benzer tehlikeyi doğurur.

Beslenme gelenekseldir. Bedenin tanıdığı, bildiği, DNA’sına kodlanmış bir düzen vardır. Olabildiğince doğru şekilde, sakince sürdürmeniz gerekir. Bozduğunuzda bedeninize travma yaşatırsınız.

Beslenme düzeninizi değiştirmeyi kafaya koydu iseniz bunu günlere, aylara değil; yıllara yayarak yapın. Dengeli, sağlıklı, geleneksel ve gerçek olandan şaşmayın. Bir trendin peşine takılıp bugün brokoli diyetine, yarın bir başka trend ile yeşil çay içmeye, öbür gün yepyeni bir trend ile avokado kemirmeye başlarsanız bedeninizin tıkır tıkır işleyen saatini bozarsınız.

sözler…

eğer çok zekiyseniz konunun özü kaçabilir

dinlemeyi iyice öğrenmek lazım zira fırsatlar bazen kapıyı sadece tıklatabilir

yaşam karşısında insan miyoptur

vücudun duruşu ile zihnin duruşu aynıdır

zihniniz karışırşa aşağıya doğru bakınnormalliğin anlamı kendini iyi hissetmektir

Tanrı evreni yaratmadan önce (işine karışacaklar diye) cehennemi hazırlamış

konuşmanın üç unsuru: sessizlik, düşünmek, seslilik

çocukları kendi devriniz için değil onların devirleri için yetiştirin

düşünmeden konuşan nişan almadan ateş eder

sürekli “evet ama” diyen kişilerde kan kanseri olma riski olabilir

yolun neresinde olduğunu bilmiyorsan hala yoldasın demektir

 

Kendine iyi bak…

“Kendine iyi bak” her nekadar tuhaf bir cümle ve anlatım olsa da kişiye; önem verildiğini, ihtiyaç duyulduğunu zannettirip, son güncellemesini koruması için söylenir. Daha önemlisi ise kişinin varolduğunu o kişiye hatırlatmasıdır. Buradan girdiğimizde birçok varolma hali ortaya çıkar.Hatta sıraya bile sokabiliriz;

1.derece: sadece bakma, etrafta olan biteni umarsızca görme
Görme işlemi (1. derecede) beyine ulaşmaz. Yaşanmışlıklar göz sinirlerinde kopukluk kısa devre vs. yaptığından görüntünün elektrik sinyalleri gözün arkasında birikerek göz bozulmasına yol açar. (şaka tabi ki ama olası) Yaşamla ölüm arasında sadece anatomik iflasın işleme zamanı kalmıştır. Genellikle yatağa düşmüş, yoğun bakıma girmiş insanların durumu olsa da bazen yaşanmışlıklar sonucu insan zamansızca bu duruma girebiliyor. Yaşama devam etmek adına yapılabilecek tek şey çok güçlü bir şok veya çok güçlü bir sevgi.

2.derece: etrafında gelişen hayata bakma ve refleks cevaplar verip şaşırma
Bu derece vazgeçme sınırıdır. İnsan yaşamaktan vazgeçmiştir ama ölümle ilgili bir bilgisinin olmaması sonucu ölüm korkusu zorlamaktadır. Öğretilmiş sistem ve sadece beş duyu ile yaşanılan bir hayat eğer bunların oluşturduğu hayallerle buluşamaz ise ortaya vazgeçme ve duyarsızlık çıkar. Duyarsızlık insanın kendine duyarsızlığından başlayarak her tarafa yayılır. Kurtulmanın yolu hayallerden vazgeçme olsa da bu, ölüm sürecini başlatır. Bu derecede ayrıca yoğun negatifliklerin oluşturduğu tepki eşiği düşüklüğü de ortaya çıkabilir.

3.derece: bakma, görme ve hafıza kayıtları
Bu katman biraz tuhaf, biraz donukluk içerir. Yaşanılan anlarda bakma işlemi gerçekleşir ve hafızadaki kayıtlar üzerinden eşleştirme yapılır. Ancak tepkisizlik vardır, çünkü karar verme zorlaşır. Zamanın yönünü tartışabileceğimiz bir katmandır. Geçmişe bakıp geleceğe yol alırken geçmişte yol almak gibi bir durum ortaya çıkar. Bu katman korkuların, kaygıların katmanıdır.

4.derece: görme ve can çekişme
Dört ve beşinci katmanlar birbirlerine yakın olsalar da yönleri farklıdır. Dördüncü katman gerçekten görmenin başladığı ancak üçüncü derecenin izleri dolayısıyla karar alınamadığı bir süreç içerir. Can çekişme başlar, pişmanlık, keşkeler…. değersizlik duygularına kadar gider.

5.derece: görme ve zannetme
Eğer dördüncü dereceyi sağlıklı aşamazsak negatife yol alırız. Bu kimin için kötü bu tartışılabilecek bir durumdur. Görme durumu yerine oturdukça öyle sanma, zannetme eminliği baş gösterir. Bu kibire kapılan kişi etrafında bir girdap oluşturup hayatı şekillendirmeye başlar. Kişi açısından buraya kadar bir sorun yok gibi gözükse de benzer bir yapı (kişi) ile karşılaşıldığında ciddi problemler başlar. Zannetme insan için en tehlikeli durumlardan biridir, dikkat gerekir.

6.derece: sınır
Kişi bu seviyeye gelebilecek mi? Bu seviye bize bundan önceki seviyelerin sağlıklı geçişleri ile gelebilir. Boyutların algılanması, hayatı bir
kenarından tutmak, zannetmek ile boşluğun farkına varmak buralarda başlar. Anahtar sevgidir. Aynı zamanda algıların açılarak farkındalığın başladığı en alt basamaktır.

7.derece: yaşama
Bu alan insanın bütünselliği kavraması ile ilgilidir. Normalde göz karşısındakinin hepsini görmez ve kalanı beyin tamamlar. Beynin tamamlaması da bize öğretilmişlerle olur, yani göremediğimiz şeyleri bilmediğimiz şeylerle tamamlayamayız. Ancak bu dereceye gelmişsek hislerimiz de kuvvetlenmiştir, beş duyu organının verilerini bütünsel bir bakışla birleştirme ve zamanı kendimize göre genişleterek birleşme başlamıştır. En güvenli ama en tehlikeli bölgedir. Çünkü iyi ve kötü bu alanda birleşir. Eğer yaşam ahlakına ulaşamamışsak başkaları için tehlike oluştururuz.

8.derece: görme ve kontrollü kontrol
Ilıman bölge, matrix farkındalığı derecesi. Burayı şöyle düşünelim; yüksek ve geniş bir dağ, kişi bu dağın zirvesine yeni çıkmış, en tepedeki kayanın üstünde tek ayak duruyor. Bu derece yaşanılacak şeyler ise; muhteşemlik, azamet, ululuk, zannetmek, sonsuzluk, aşk….
Tüm bunlar aşırı baş dönmesine yol açar, acemi birisi için baygınlık verir. Eğer buraya tam sağlıklı gelemediysek aşağı düşmek bir andan bile kısa olabilir. Hatta gelgitler bile olabilir, çünkü bağımlılık etkisi vardır.

9.derece:başka hayatların var olduğunu görüp şaşırma
İnsan tecrübe etmeden değer bilmez, başına gelmeden anlamaz demek yeterli bu bölgede. Bu ona farklı insanların farklı düşünerek farklı yaşamlar, hayatla ilgili farklı biçimler olabileceğini gösterir, karşılığı şaşkınlıktır.

10.derece: sadece kendi gördüğünü bakma
Küçük yaştan başlayarak insanlara böyle bir eğitim verilir. Bu eğitim beş duyu organının radarına girenleri var kabul edip onların üstüne hayat inşa etmektir. Bu biçimde hep “en”ler vardır. En başarılı, en zengin, en akıllı vs…Finalde bir çiftlik ve doğa hayali oluşur. Çünkü böyle bir hayat doğal bir hayat ( hatta hayat) olmadığı için insan kendi doğasını özler. Aynı zamanda kibir ve egonun ön planda olduğu bu durum zaten beş duyu organının beşinin de kusurlu oluşundan dolayı yanlış temellenir ve sadece “zan”lardan oluşan saplantılı bir hayat ortaya çıkar. Enteresan olan başkası müdahale etmedikçe veya müdahil olmadığı sürece atomik düzeydeki dengeden dolayı inanılan herşey gerçekleşir ki bu kişiyi daha da saplantılı, kibirli yapar.

Dereceler arasında atlamalar, geri dönüşler olabilir. Burada sıralı bir yapı olmaz. Altıncı derece sınırdır ve yedinci derece dikkat ister.

involuntarium facere

Her yeni tanışmada sunulan şeyler azalır, çünkü tanıştıkların onları senden alır.

Tamamını almaları zaman alsa da yavaş yavaş eritirler. Onların sadece insan olması gerekmez. İlişki kurduğun, algıladığın, gördüğün herşey….

İlklerin heyecanını anlatmak, önemini karalamak değil buradaki amaç; hayatı daha boyutlandırmak…

İlk hislerin güçlü olma sebebi zaman algımız ve böylece tüketici olmamızda yatar. İlk aşk, yemeğin ilk lokması, yaptığımız ilk iş vs… Bütün bunları tüketiriz ama tersten bakınca bunlar bizi tüketiyor gibi  gözükmüyor mu?

Tüm ilişkilerde başta zaman olmak üzere çok şey paylaşılır ve paylaşılan şeylerin gücü, değeri, etkisi gitgide azalır, buna bir nevi yıpranma da ve hatta ders çıkarma da diyebiliriz. Bazen çok hızlı bazen de yıllar içinde olabilir.

Birisi ile yeni tanışıyorsunuz, konuşmaya oryantasyonla başlarız. Kimiz, hayatın neresinde duruyoruz, yönümüz ne, ben’i oluşturan faktörler neler, beğeniler-sınırlar…Anlatırız, paylaşırız karşılıklı. Aslında üzerinde konuşmadan antlaşma yapılmış bir paylaşımdır. Kendini ortaya dökme.

Kişiye (korkularımıza) göre değişecek ölçeklerde yapılır. Diğer yönden gizli bir talep vardır tanışmada, karşılıklı sınırları belirleme vardır ve ilişki bu sınırlar üzerinden yürür. Zaman içinde yine (farketmesek de korkularımıza bağlı) toleranslar geliştiririz. Empati yaptığımızı sansak bile en azından kendimizi o’nun yerine koyarız. İlişki (hangi çeşit olursa olsun) öyle veya böyle gelişmeye başlar, ilerler.

İlişkide yaşanan herşey bir sonrakine tüketilmiş olarak yansır, biz buna hala ders çıkarma deriz. Bazen farkına varıp tüketti beni dediğimiz de olur. Her zaman bir öncekinden gelen davranış biçimi bir yandan da bizim hayatı sürekli ve geri ile ileri arasında zannetmemizdendir. Peki gerçek ne? sorusunu bir kenara bırakıp “ileri” ye bakalım.

Basitten karmaşaya: tanıştığın kişi ile hiç gitmediğin bir yere gittin çay içtin. Çok basit ama diğer yandan fiillere bakınca karışıklaşmaya başlıyor. Yeni biri ile tanışmak, hiç gitmediğin yere gitmek, bu fiillerle birlikte çay içmek. Her üç eylem birlikte ve tek tek artık erimeye başlamıştır. Benzeri bir vakada yaşanacak her an bu erimenin üstüne kurulur. Bu da karşılıklı olarak sunulan şeyleri azaltır.

Şimdi bu durumu tüm hizmet sektörlerinde düşünelim. Sağlık ve turizm hatta sanat en göze batacak sektörler…

Biraz daha geniş bakalım; ilk defa yiyeceğimiz bir yiyecek onun ilkliğini erittiği gibi genel yemek yeme zevkimizi de yavaşça eritir. Günümüzün üç öğün yemek yeme yanılgısına sahip insanı için bir zaman sonra yemek  zevk olmaktan çıkıp mecburiyete dönüşür. Fazla detaylandırmadan yazmak gerekirse bu örneği aşk ,sevgi, seks, başarı, çalışma hayatı, hobiler ve neredeyse herşey için verebiliriz.

 

Bir takım araştırmalar bize göstermiştir ki beynimiz bizi aldatır; tabi bu cümle fazla duygusal, şöyle diyebiliriz: beyin hayatta kalabilmek adına bir takım faaliyetlerde bulunur. Mesela eksikleri tamamlar, sürekliliği yaratır yani zamanı…Hepimiz bazı yürüyen ışıklı dükkan reklamlarını görmüşüzdür değil mi? Ama ışık yürümez beyin yürütür. Birbiri arkasına yanan led lambalarını beyin yürüme olarak bize iletir. Yani aslında tek fotoğraf karelerinden oluşan ‘an’ ları arka arkaya bağlayan beynimizle hayat albümümüze bakarız. Beynin bizi süreklilik algısına sokması tüketmeyi de sağlar. Hayatı fotoğraf kareleri olarak algılayabilirsek her an kıymetli, heyecanlı ve ilkmiş gibi yaşanabilir. Bu durumda her tanışmada sunulan şeyler azalmaz, sadece masanın üstünde kalır…

anılara dair…

Eski zamanlarda Beyoğlu’nda gidiş geliş trafik olurdu. O zamanın kalabalığında, dar kaldırımlarda yürümekte bayağı zorlanırdınız. Ama yinede oraya gitmek isterdiniz… çünkü İstanbul’un kalbi orada atardı.

Her sabah olduğu gibi yine dershanede sıralarımıza oturmuştuk ki, gürültü ve sallanma başladı. 1800’lerden kalma okulumuz için deprem, korkutucu seslerin, cam kırıklarının etrafa saçılması eşliğinde büyük bir gösteriye yol açarken hepimiz okulun büyük bahçesinde toplanmıştık.

 

Yıllar içinde, vücudumuzda bir yerlerde bir sürü yaşanmışlık var, nerede duruyorlar, nasıl depolanmışlar hala belli değil ama bizler burada ( ki bu iki kelimede muğlak anlamlar içeriyor) o anılarla iç içeyiz.

Geçmiş diye yorumladığımız, kendi yaşantımızın bir bölümünde gittiğimiz bir yere tekrar gittiğimizde, o zaman-mekanda yaşadığımız anılar canlanır. Gerçekten canlanır mı?

Buraya kadar yazılanlar bir hikaye kıvamında, ancak başka bir açı ve bir sürü de soru var.

 

İnsan beyni bilgisayarların çalışma sistemine benzer bir sistemle çalışır ya da bilgisayarlar insan beyninin çalışma sisteminden yola çıkarak bulunmuş sistemle çalışır. İkili sistem; 1 0, açık kapalı, var yok, evet hayır… Yaşam beynimize elektrik olarak girer ve yine elektrik olarak beyinden çıkar. Vücudumuzdaki çeviriciler (beş duyu organı) ile algı süreci başlar. Bu süreç öğretilen, öğretilmiş bir süreçtir. Bizlere ne öğretildiyse onu gerçek-var kabul ederiz. Ama bununla bitmiyor, detaylandıralım: Nasıl bakacağımız ve ne göreceğimiz, ne tepki vereceğimiz, nasıl yargılayacağımız

Nasıl dinleyeceğimiz ve ne duyacağımız, ne tepki vereceğimiz, nasıl yargılayacağımız

Nasıl koklayacağımız ve ne duyacağımız, ne tepki vereceğimiz, nasıl yargılanacağımız.

Nasıl yiyeceğimiz ve bekleneceğimiz, ne tepki vereceğimiz, nasıl yargılanacağımız.

Nasıl dokunacağımız ve ne hissedeceğimiz, ne tepki vereceğimiz, nasıl yargılanacağımız…

Bunların arkasından  ‘ben benmiyim’ sorusunu sorabiliriz.

 

Beş duyu organının hepsi sınırlı ölçüm yapar ve bu çok yetersizdir. Bunun manası etrafımızda olanları çok küçük bir pencereden görebilmemizdir. Tabi burada yazdığım doğru referanslarla ilgili ki bir de işin yanlış veya eksik aktarma-öğretme  gibi yönleri var.

Şimdi ana konuya dönelim. Doğum sonrası başlayan süreç beş duyu organının çevirmenliğini yaptığı elektrik sinyallerinin beyine ulaşması, orada etiketlenmesi ile başlar. Bundan sonra olanlar yaşam boyunca tüm verilerin birbiri ile bağlanarak kullanılmasını öğrenmekle geçer. Amiyane tabirle ne kadar bağlantı kurarsak o kadar bilge oluruz.

Hepsine baktığımızda tüm etiketlerin birer an- anı olduğu ortadadır. Aynı zamanda da elektrik…

Bundan sonrası yumurta-tavuk. Biz mi anı dediğimiz elektromanyetik alanlara giriyoruz yoksa beynimizdeki anılar gerçek mi?

Tüm yaşantımızda belli anları anı kabul ederiz. Buradaki önemli nokta anların bir hisle  beraber elektriğe çevrilip etiketlenmesidir. Hisler için beş duyu organımızın kısıtlı penceresinden bakıp bize  öğretilmiş yargılarla karar veririz. Hisler gerçek değildir sadece kişinin o durum için kullandığı kişiye özel bir etikettir. Mesela vapurun kenarında çay simit anısı herkese göre değişebilir.

Tam da burada bir parantez açıp beyin için bir aç-kapa anının nelere yol açtığını gözden kaçırmayalım.

 

Ölçülebilen elektromanyetik bir alanda beş duyu organı ile algıladığımız yaşamda belli kesitleri etiketleyerek anı ve anılar oluşturuyoruz. Anılar beyinde elektriksel sinyallere dönüşüyor. Elektriğin içinde elektronlar olduğuna göre anıların da ağırlığı vardır. Elektronlar kütleye sahip olduğu için onlarla oluşan bizim anı dediğimiz süreçler bir kütleye sahip olmuş olur. Tabi bu durum bir çok soruyu da beraberinde getirir.

Sanatta ifade özgürlüğü

Genel olarak sanat, “bir duygunun, bir tasarının, bir güzelliğin ortaya konulmasında kullanılan yöntemin tümü ve yaratıcılık” olarak tanımlanmakta. Burada dikkat çeken unsurlar, yaratıcılık, güzellik ve paylaşımdır. Sanatın işlevleri daha net ortaya konulabilirken, sanatın ne olduğu konusunda objektif bir tanım üzerinde  fikir birliği olamamıştır. Bu nedenle sanata ilişkin bir tanım vermektense onun anlamından yola çıkarak  sanatın ne olduğunun ortaya konulması daha yararlı gibi gözükmektedir. Sanat, sadece estetik sonuçlara yönelik güzel sanatlar  ile, dil, konuşma ve mantık yoluyla ifade yeteneğini kapsayan özgür sanatlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Aynı zamanda sanatın  toplumsal ve bireysel olmak üzere iki yönü bulunmaktadır. Böylece sanatın bireysel işlevi aynı zamanda toplumsal işlevine de hizmet etmektedir. İşte bu noktada paylaşma unsuru beğenilmenin, onaylanmanın ötesine geçerek genişlik kazanmaya başlar ki burada paylaşmanın genişlemesinden çok sanatı paylaşanlarda oluşan genişlemeden bahsediyorum.

Sanatın doğasında kişi ben sanat yapacağım, sanatçıyım diye yola çıkmaz. Bu bir algılama, yorumlama biçimini yaratıcılıkla varetme-varolma çabasıdır. Paylaşma ile birlikte sanat başlar ki tam bu noktadan baktığımızda hayattır, gerçektir. Sanatta ifade özgürlüğünü konuşurken genellikle sanat kavramı ile ilişkilendirilen güzellik, duyularımız arasındaki biçim bağlantılarının birliğidir. İnsan, duyularının önüne koyulan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Dolayısıyla bu biçim, yüzey ve kütle çağına uygun, kabul gören ölçülere göre düzenlenmişse insanın hoşuna gider. Bu da güzellik duygusudur ve aslında eski Yunan’dan doğan bir ideal felsefenin ürünüdür. Söz konusu felsefe, Apollon veya Afrodit gibi mükemmel biçimli, mükemmel ölçülü ve doğanın en yüksek noktası olan ideal insanın yüceltilmesi fikrine dayanmaktadır. Bu nedenle eski Yunan’dan itibaren insanlar sanatta bir geometrik kanun bulmaya çalışmışlar ; çünkü sanat güzellik, güzellik ahenk, ahenk de orantıların gözetilmesinden doğduğundan, bu orantıların değişmezliğini kabul etmek akla yatkın olmaktadır. Sanat kavramı hakkındaki anlaşmazlıkların çoğu, sanat ve güzellik kelimelerinin kullanılışındaki özensizlikten ve birbirleriyle ilişkilendirilme biçimlerinden kaynaklanmaktadır.

Sanat insanın kendi doğasını açığa çıkarttığı öznel bir alan olmanın yanı sıra, toplumsal olarak da anlamı olan bir olgudur. Bu nedenle devletler Anayasalarında sanatta ifade özgürlüğünden söz ederlerken, sanatı ve sanatçıyı başka bir takım hak ve özgürlüklere getirdikleri sınırlamalarla ve özellikle de devletin resmi ideolojisi ile sınırlamaya çalışırlar. Oysa, sanatta ifade özgürlüğünün kapsamı ve niteliği, devletin resmi ideolojisi ile değil, sanatın amacı, anlamı ve işlevi ile belirlenmelidir. Ayrıca sanat özgürlüğü devletlerin  kendilerini geliştirmesine ve diğer devletlerle olan ilişkilerine ne denli katkı sağlayabileceği de düşünülmelidir. Sanatta ifade özgürlüğü, insanların kendilerini ifade etmelerini sağlayan bir araç olarak hem sıkı sıkıya insanın kişiliğine bağlı bir hak, hem de kültürü oluşturan, insanı toplumsallaştıran bir olgu olarak kurumsal garanti öngören bir özgürlüktür.

Sanatta ifade özgürlüğünün anlaşılabilmesi için öncelikle sanatın neyi ifade ettiğinin ve sanatın gerek toplumsal, gerekse bireysel olarak nasıl bir işleve sahip olduğunun ortaya konulması gerekmektedir.

korku vs…

KATMAN1
Tüm çıkış noktaları korku mekanizmaları; ne olduğunu-olacağını bilememek dolayısıyla vücudun istem dışı reaksiyonu, adrenalin-kortizol artışı, kan basıncı artışı, kılların dikilmesi, nabız hızlanması, kan şekerinde yükselme, terleme, titreme vs…
Öte yandan kork kökünden gelen bu kelimeyi ancak yanındaki garnitürü ile anlamlandırabiliriz. Düşme, kaybetme, elde edememe, kaçırma korkuları…
Aslında korku bir yaşam mücadelesidir desek pek de yanlış olmaz. Karşı karşıya kaldığımız an içinde olasılık hesapları ile tahmin yürütüp yorum ve yargı biçimi…
Korku katman katmandır. Karşı karşıya kalabileceğimiz haller için de korkabiliriz. Kısaca korku ana yemektir ve biz onu çeşitlendiririz. Buda korkunun hep varolduğudur…
O zaman başlangıç korku diyebilirmiyiz?

Korkuya karşı güven kavramını oluşturmuşuz. Güveni güç, cesaret, yılmazlık gibi hislerle besleriz.

Beyinde korku merkezinin amigdala olduğu düşünülmektedir. Yapılan tetkiklerde sağ amigdalaya yapılan elektriksel uyarılar, negatif duygular ortaya çıkardı; özellikle korku ve mutsuzluk.
Sol yarım küre uyarılması, olumlu(mutluluk) ya da olumsuz-istenmeyen (korku, endişe, mutsuzluk) duygular açığa çıkarmıştır. Burda birkaç faktör var. Yapılan tetkiklerde 1sn ( algı için çok uzun) süren ve 50 hz lik frekans uygulandı ve bu ciddi bir baskı demek. Belki daha kısa süren ve daha düşük bir frakans farklı netice verebilir. Halen araştırmalar devam ediyor. Ancak gözden kaçmaması gereken nokta beyindeki belli noktalara uygun elektrik sinyali yolladığımızda fiziki yani 5 duyu ile gerçek kabul ettiğimiz dünyada hiçbirşey yokken o noktaya ait hissi yaşamaya başlamamız…

Buradan herşeyin başına tekrar dönüp ” gerçek nedir ” i bilmediğimiz için korku ve korkular başlar diyebilirmiyiz. Tüm bunlar, yaşadıklarımız insan aczini halının altına süpürmek için kendimize yaşattığımız yorumlar, yargılar olabilir mi?

Katman 1’de iken korku ve korkunun çeşitlendirilmesi içinde boğulup dururuz. Monotonluk enerjisi, istikrar vs bizi sakinleştirse de altta sürekli devam eden bir hazırlıklı olma dürtüsü vardır.
Vücudun korkuya verdiği tepki savunma mekanizmalarının çalıştırılmasıdır. Aslında işi bozan ” zannetme” dir…